O izin peşinde…

O izin peşinde…


Geçtiğimiz pazar (23 Mayıs), dördüncü vefat yıldönümü nedeniyle Akif Emre Ağabey’in Edirnekapı’daki mezarını ziyaret ederken, zihnim ister istemez eskilere gitti. Kendisiyle tanışmam, sohbetlerimiz, yazışmalarımız… Sonra Cağaloğlu’nda bir dükkânda son çıkan kitaplara bakarken telefonuma düşen mesajla aldığım vefat haberi… Dakikalarca geçmeyen o şaşkınlık ve inanamama hali… “Bu hafta görüşelim” diye sözleşmiştik, ama ecel randevusu daha erken gelmişti.

Akif Emre’yi ilk gördüğüm yer, İstanbul Balmumcu’da bir otobüs durağıydı. Soğuk havada bir akşam vakti, montunun yakasını boğazına kadar kaldırmış, Beşiktaş yönüne gitmeye hazırlanıyordu. “Ünlü bir yazar”ı durakta otobüs beklerken görmenin heyecanıyla birlikte, o sırada giydiği kot pantolona hayret ettiğimi hatırlıyorum. Artık zihnimde nasıl bir imaj oluşmuşsa… Herhalde ona “İslâm coğrafyasıyla hemhal olanlara has” bir esvap dikmiştim kafamın içinde. Oysa –sonradan tanışıp samimi olunca da fark edeceğim üzere– Akif Ağabey her zamanki gibiydi: Sade, rahat, iddiasız…

O dönem çalıştığım gazete ile Akif Emre’nin yönettiği haber sitesinin ofisi, birbirine bakan binalardaydı. Hal böyle olunca sıkça karşılaşır, ayaküstü sohbet eder, cuma namazlarını da aynı camide kılardık. Bir cuma çıkışında, çok alakasız bir konudaki hutbeyi acemi bir imamın dilinden anlam kaymaları eşliğinde dinledikten sonra, Akif Ağabey’in kulağıma fısıldadığı şu cümleyi hiç unutmam: “Yahu cumayı kılmasak olmuyor, kılsak bir şeye benzemiyor…”

Gazetede mesaim çok yoğun olduğu için, Akif Ağabey’in “Daha sık uğra, daha çok görüşelim” şeklindeki sözlerinin gereğini bir türlü yerine getiremesem de, mümkün olduğunca ziyaretine giderdim. Telefon ve e-posta üzerinden yazışmalarımızda beni sürekli kalıcı metinler kaleme almaya, İslâm coğrafyasının gündemini yakından takip etmeye yöneltirdi. Bazı genç arkadaşların yazılarını kendisine ulaştırdığımda samimi bir heyecan duyar, yazıyı hemen yayınlatır ve sosyal medyada paylaşırdı. Gençlerin yetişmesini teşvik noktasında, Akif Emre gerçekten çok önemli bir örnekti. Ben bunu hem kendi şahsımda hem de başka örneklerde yakından gözlemlemişimdir. Bazı “üstad”larda –maalesef– görülen türden kıskançlık, haset, ufuk daraltma, “fazla” büyüyeni budama, koşana çelme takma gibi arızalardan tamamen arınmış, dupduru bir karakterdi Akif Ağabey.

Akif Emre’nin İslâm coğrafyasına bakışı kesinlikle mezhepler, hizipler ve yorumlar üstüydü.

Herhangi bir ekolle kendisini sınırlamaz, bütünün tamamını kavramayı önemser, farklı çizgilerdeki insanları ve hareketleri dikkatle izlerdi. Muhammed Esed’le yapılmış nadir bir röportajın videosunu kendisine ulaştırdığımda duyduğu coşkuyu, bugün gibi hatırlarım mesela. Yine o, coğrafyaya dair yorumlarına duygularını karıştırmamaya özen gösterir, hadiseleri anlarken sebep-sonuç zincirini asla koparmaz, mantık hatalarına müsaade etmezdi.

Analitik düşünmesi, aldığı mühendislik eğitimi sayesinde miydi? Belki kısmen. Ama vicdanıyla hareket etmesi ve ufkunu geniş tutması idi esas sebep.

Akif Ağabey’in, bugün Türkiye’de bilhassa İrancı kesimin dilinde “muhalif bir kahraman” olarak lanse edilmesinin ise, ona zulüm olacağı ve ruhuna eza vereceği kanaatindeyim doğrusu. Akif Emre –özel sohbetlerimiz de bunun şahididir– İran konusunda malum İrancı çevrelerin çizgisinde değildi. İktidarlarla veya siyasetle ilişki noktasında da asla “rijit bir muhalif” olmadı. Eleştirilerini gerçekçi bir üslupla, insaf ve adalet çerçevesinde yaptı. Hatırlattıkları, Müslümanlar olarak hepimizin zaten hiç unutmaması gereken şeylerdi. Türkiye’nin bugünkü atmosferinde, bazı yazılarının ve cümlelerinin kimlerin dilinde nelere payanda yapıldığı görse, eminim Akif Ağabey hiçbirine razı olmaz ve müsaade etmezdi. Ayrıca onu kendine “bayrak” edinen bazı tiplerle, bugün yaşasaydı Akif Ağabey’in asla yan yana gelmeyeceğinden de aynı şekilde eminim.

Bize Saraybosna’yı, Aliya’yı, Üsküp’ü, Endülüs’ü, Kudüs’ü, Hindukuş Dağları’nı… velhasıl uzaklardaki parçalarımızı hatırlatan Akif Emre’nin en güzel kitaplarından biri “İzler” adını taşıyor. Kendisi de aslında, yaşarken yaptıklarıyla ve yazdıklarıyla, takip edilecek parlak bir iz bıraktı. Şimdi bizlerin omuzlarında, o izi takip ederek, çok daha kalıcı şeylere imza atmak sorumluluğu bulunuyor. Rahmet olsun.

Google+ WhatsApp