Neyin kölesiyiz?

Neyin kölesiyiz?


Tüketimin belli bir artış trendi içinde sürekliliğini esas alan ekonomik büyüme modelleri bugün dünyanın hemen her yerinde yürürlükte... Bu temel olarak şu demek; ekonomik büyüme modellerimizin işlerliğini sürdürebilmesi için hepimizin tüketmeye, hem de az ya da çok artan bir talep eğrisiyle tüketmeye devam etmemiz gerekiyor. Aksi halde sıkıntı çıkıyor, çarkların dönmesi zorlaşıyor, satıcı kâr marjında bir gerilemeyi kolay kolay kabullenmediğinden istihdam düşüyor, sistem ciddi ölçüde hararet yapmaya başlıyor.

 

Tüketim kademeli de olsa artış eğiliminde olduğu sürece işin satan kısmında sıkıntı yok, onlar mallarını satıp para kazanmaya devam ediyor. Bunu söylerken pek çoğu küresel kimlikteki büyük markalardan söz etmiş oluyoruz elbette. Küçük satıcının bu düzende pek yeri yok, sistem içinde rekabet şansları olmadığı için belli bir zaman içinde pek çoğu tıknefes kalıyor ve elenip gidiyor. Bu sistem yapı olarak elekte kalan büyük markalara, sermayesi güçlü mağaza zincirlerine, reklam ve propagandayla akıl çelici olabilecek kapasiteye sahip, ürün çeşitliliği sunabilen ticari dev yapılanmalara hayat hakkı veriyor. Küçük üretici ve küçük satıcı, hem ürün çeşitliğini arttıramadığından, hem fiyat rekabetine giremediğinden, hem trendlere hükmetme gücü olmadığından çoğu zaman yarı yolda kalıyor.

 

İşin tüketiciler tarafında tablo görüntüde haz ve ışıltı vaat ediyor; ama madalyonun arka yüzüne baktığımızda, sahip olduğunu düşündüğü tüketim standardını korumak için bütün mesaisini, enerjisini, parasını harcayan, tüketebildiği şeyleri elinde tutabilmek ve pazarın her gün önüne koyduğu yeni mal ve ürünlere yetişebilmek için adeta ömrünü tüketen yarı şuurlu ya da bazen tamamen şuursuz, güdülenmiş aşırı heveskâr ama bir o kadar tatminsiz, fazlasıyla kırılgan hayatlar görüyoruz.

 

Büyük satıcıların, dev sermayeli ticaret zincirlerinin ve en çok da küresel markaların ellerinde büyüklükleriyle orantılı bir reklam ve propaganda ağları, araçları, imkanları var. Sıradan insanların doğrudan maruz kaldığı, sunî, kurgusal, manipülatif, kışkırtıcı, yönlendirebilen, değiştirip dönüştürebilen, doğrudan ya da dolaylı olarak algı oluşturabilen bu ağlarla yeni trendler oluşturabiliyor, zihinleri yönetebiliyor, daha önce olmayan yeni ihtiyaçlar kurgulayıp insanları bunlara heveslendirebiliyorlar. Hayatımıza son 15-20 yılda giren, öncesi olmadığı halde bugün hepimize vazgeçilmez, onlarsız yaşanmazmış duygusu/algısı veren şeylere bakarsak bu istismar tablosunu, bu algısal kilitlenmeyi, bu çok yönlü illüzyonu ve bizi nasıl adım adım içten ele geçiren bir sömürünün (gönüllü) kurbanı haline getirildiğimizi rahatlıkla teşhis edebiliriz.

 

Bugün gelinen noktada, özellikle teknoloji kullanımın artışı, medyanın çeşitlenerek yaygınlaşması ve nihayet yeni internet kültürü ve sosyal medyanın yol açtığı zihinsel ve duygusal dönüşüm artık sıradan insanları, yani her birimizi tüketimin sürekliliğini esas alan bu ticari emperyalizmin birer oyuncağı, propaganda ve reklam neferi, tüketmekten kendini alamayan birer şuursuz abonesi haline getirdi. Mevcut acınacak halimizle, kurucusu, sahibi, menfaatçisi olmadığımız bir düzenin yakıtı, teminatı, gönüllü yaşatıcısı, yaygınlaştırıcısı ve doğrudan mağduruyuz. Sürekli açız ve hiç doymuyoruz. Bize mallarını satan kara tüccarlar, bir yandan açlığımızı sürekli kılacak senaryolar üretip hayata geçirirken, diğer yandan orta ve uzun vadede deniz bittiği/biteceği için asla sürdürülemeyecek bir tüketim kültürünü, gerekirse dünyanın mevcut kaynaklarını gelecekten çalarak tüketme pahasına sürdürüyorlar. Bugün kârın sürekliliğini temin etmek için tüketmeye ikna edildiğimiz şeyler, yarınlardan tereddütsüzce gasp ediliyor.

 

Bu düzende alım gücü olmayanların bir değeri yok, hesap insan üstüne değil, tüketici insan üstüne yapılıyor. Dolayısıyla tüketici vasfına sahip olmayan, harcama imkanı bulunmayan kalabalıklar dünyanın üstündeki bir kambur gibi görünüyor. Paranın sahipleri, tek tek ve birlikte elbette bu kamburdan kurtulmanın da elbette hesabını yapıyor. Bugün ve sonrasında dünyaya böyle bir pencereden bakmazsak, muhtemel ki pek bir şey görmüş olmayacağız.

Google+ WhatsApp