Nasıl bilir, nasıl anlarız?

Nasıl bilir, nasıl anlarız?


“Bazı kitaplar okurken beni o kadar sarıp sarmalıyor ki” dedi yanındakine, “bitince kendi hayatıma geri dönmekte güçlük çekiyorum.”

 

Bazı günler ayraç gibi; hayatın takılı kaldığımız yerlerinin hafızamızdan kaybolup gitmesine engel oluyor.

 

Hayattaki en acıklı şeylerden biri, sahafta nadir güzellikteki bir kitabın sadece ikinci cildini tek başına bulmaktır.

 

“Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız o kitap bence gerçekten iyidir” diyor ‘Çavdar Tarlasında Çocuklar’ kitabında J. D. Salinger.

 

“Bu kitapların hepsini okudun mu?” diye sordu meraklı misafir. “İşte şimdi standartlara uygun bir misafir olduğunu kanıtladın” dedi muzip ev sahibi.

 

İnsan belli bir yaşa erişince hayatının eni boyu aşağı yukarı belli oluyor, nereden nereye kadar gideceği açığa çıkıyor. Buna rağmen o muhtemel sınırların çok ötesindeki şeyleri aramaya, hiçbir zaman erişemeyeceğimiz ufuklara gözümüzü dikmeye devam ediyoruz. Bu bile tek başına, insanın bir ucunun sonsuza açıldığına bir delil değil midir?

 

“Her zaman gitmekle kalmak arasında bir yerdeydim. Aradıklarım ya hiç yoktular ya da ben olamayacak şeyleri aradım. Bu belki hayatın suçuydu, belki de ben onu yanlış anladım. Mükemmellik, normalin kristalleşmiş halinden öte bir şey değil” diye yazmış Richard Brautigan, ‘Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek’ ismini verdiği kitabında.

 

Bir şeyleri tarif edebildiğimiz için, zihnimizde o şeylerin bilgisini üretebildiğimizi sanıyoruz. Bunu sebep sonuç ilişkileriyle, mantıksal tümevarım ve tümdengelim ilişkileriyle açıklama eğilimindeyiz. Tarifleri zihinde oluşturan şeyin nerede başladığını, nelerin bu çıkış noktasının üstüne eklenerek bilincimizde bir ‘açıklama’ya dönüştüğünü ise pek fazla kafamıza takmıyoruz.

 

Biz insanoğlunun çağlar boyunca gelişimini anlatırken büyük gemileri yapacak teknolojiye vurgu yapıyor ve bunları birer icat olarak niteliyoruz. Oysa Allah Teala, “denizlerde dağlar gibi akıp giden” gemilerin kendi varlık ve kudretinin bir delili olduğunu beyan ediyor. Demek bizler var kılınmış her şeyle ilgili var kılınmış bilgiye zihnimizdeki uyanışlarla irtibatlı hale geliyoruz. Buna icat demek mi doğrudur, yoksa bir lütuf ve nimetten mi söz etmek icap eder? İnsan yaratılmışsa, onun hayatını anlama kavuşturan her bilginin de nihayetinde yaratılmış olması gerekir. Bu şu demek olur aynı zamanda, biz merak ederek, araştırarak, yönelerek var olan, yaratılmış olan bilgiye erişim kazanırız. Bilgi, temelde bizim ‘icat’ ettiğimiz bir şey olamaz.

 

Teslimiyet hissiyatından nasiplenmeyi zul addeden yeni zihniyet, insanlığın akılla, teknikle, bilimsel ilerlemeyle açıkladığı bu görkemli başarılardan elbette vaz geçmek istemeyecektir. Çünkü özellikle son yüzyılda insanlık her şeyini insan aklının performansına dayalı bu yeni ‘inanç’a yatırdı. Oysa en azından inanan insanların, iman ettikleri asli kaideye bağlı kalması ve neye nasıl bakacaklarına, neyi nasıl anlayacaklarına karar verirken ilahi kelamı her şeyin önüne koymaları gerekmez miydi?

 

“Öyle şeyler söylüyorsun ki seni cahil zannedecekler” dedi dostlarından biri. “Eyvallah” dedi buna karşılık, “bana bağışlanmamış her bilginin cahiliyim”

Google+ WhatsApp