Namaz Merkezli Hayat

Namaz Merkezli Hayat


Müslümanlar olarak “önceliklerimiz” üzerine yazdıklarımız, bizi imandan sonra ibadette “ilk önceliğimiz” olan “Namaz” konusuna getirmişti. Yüce Rabbimizin bütün peygamberlere (a.s) ve son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a) önce Tevhid inancını, ardından da Tevhid’in eyleme dönüşmüş ibadet biçimi olan namazı emrettiğini ayet-i kerimeler ve hadis-i şeriflerle görmüştük. Devam edelim:

 

Kur’ân-ı Kerim’in başında yer alan Fatiha Suresi’nin bir ismi de Salât (Namaz) Suresi’dir ve bir hadis-i şerifte buyurulduğu üzere; “Fatiha’sız namaz olmaz” (Buhari, Ezan 10/95; Ebu Davud, Salat 2/136).

 

Kur’ân-ı Kerim’in ikinci sayfasında Bakara Suresi şöyle başlar: “Elif Lam Mim. Kendisinde şüphe olmayan bu Kitap muttakiler için yol gösterendir. Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.” (Bakara 2/1-3).

 

İmandan sonra ilk emrin namaz olduğu hakikati, Kitab’ın başında yer almakla kalmaz; pek çok ayette tekrarlanır. Bir önceki yazımızda bu ayetlerin bir kısmını paylaşmıştık. 

 

Şimdi de Peygamber Efendimizin (s.a) şahsında hepimize yöneltilen şu ilahi talimata kulak verelim: 

 

“Sana Kitap’tan vahyedileni tilavet et (oku, anla, uygula) ve namazı dosdoğru kıl! Gerçekten namaz, fahşâ(çirkin utanmazlıklar)dan ve münker(kötülükler)den alıkoyar. Allah’ın zikri (olan namaz) elbette en büyüktür. Allah bütün yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût 29/45)

 

Bu ayet-i celile, İslâm’ın “olmazsa olmaz”ı ve ilk şartı olan imanın ete-kemiğe bürünmüş (kıyama, rükua, secdeye ve ka‘de’ye dönüşmüş) biçimi olan namazın önceliğini hatırlatmakla kalmıyor; aynı zamanda gereği gibi ikâme edilen bir namazın “fahşâ” kavramının içerdiği fuhuş (cinsel hayasızlıklar ve sapkınlıklar) başta olmak üzere, yalan, gıybet, iftira vb. gibi dilin fahşâsı olan günahlardan ve faiz, haksız kazanç gibi malın fahşâsı olan bütün haramlar ile tüm münker(kötülük)lerden alıkoyacağını vurguluyor.

 

Burada yaman bir soru hemen zihinlere düşüveriyor: “Peki, namaz kıldıkları halde bu tür haram ve günahlardan uzak durmayanların durumu nedir?” Bu sorunun cevabı da Maun Suresi’nde (4-7) veriliyor: 

 

“Vay haline o namaz kılanların, ki onlar kıldıkları namazın değerine aldırış etmezler (kalpleri namazlarına yabancıdır), onlar gösteriş yaparlar ve ufacık bir yardımı (veya zekâtı) da engellerler.”

 

Kalplerin namaza yabancılaşması Müslümanların zihin dünyalarında ve hayatlarında namazın değersizleşmesine, bir “Tevhid eylemi” olan namazın içinin boşalmasına, anlam kaybına uğramasına ve nihayet “zayi edilmesine” yani savsaklanmasına, geçiştirilmesine ve terk edilmesine müncer oluyor.

 

Böylece -Kur’ânî ifadeyle- “ağlayarak secdeye kapanan” nesillerin hemen ardından “namazı zayi eden (yitiren)”, bu yüzden de “şehvetleri peşinden koşan” ve “gayyaya sürüklenen” nesiller ortaya çıkıyor:

 

“…Onlara Rahman’ın ayetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.”

 

“Sonra onların ardından namazı zayi eden (yitiren, boş veren, terk eden) ve şehvetlerinin (dünyevî tutkularının, hevâ ve heveslerinin) peşine düşen bir kuşak geldi; böylece bunlar (Cehennem’deki) Gayyâ’yı boylayacaklar (azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklar)dır.” (Meryem 19/58-59)

 

Yazık ki, Müslüman dünyanın yeni kuşakları; genelde namazı zayi edip şehvetlerine uyan, bu sebeple de (dünya ve ahiretin) “Gayyâ”sına hızla yuvarlanmakta olan trajik bir görüntü arz ediyorlar.

 

Bu tehlikeli gidişten kurtulmanın yolu ise hemen Meryem suresinin 60. ayetinde gösteriliyor:

 

“Fakat tevbe edip iman eden ve salih amel işleyen kimseler onların dışındadır; işte bunlar Cennet’e girecekler ve hiçbir haksızlığa da uğratılmayacaklardır.”

 

İşte kurtuluşun şaşmaz reçetesi budur: isyanlarımıza, günahlarımıza, kusurlarımıza tevbe edip yeniden iman etmek yani iman tazelemek ve salih amellere sımsıkı yapışmak. Salih amellerin başında da gereği gibi, huşu içinde, dosdoğru ve vaktinde kılarak ikame etmemiz gereken beş vakit namaz geliyor.

 

Her türlü şeytani ayartı ve nefsani dürtülerle istikametini şaşırmış bulunan insanlarımızın yeniden Hak ve hakikat rotasına girmesi için “istikbâl-i kıble” yaparak namaza tutunmaktan başka çareleri yoktur.

 

Çeşitli afet ve musibetlerle sarsılan milletimizin ve insanlığın Allah’ın sonsuz lütuf ve rahmetine kavuşması da ancak “namaz merkezli bir hayat”ın ihyası ve inşası ile mümkün olacaktır, vesselam.

 

On Muharrem Aşura Günümüz, millet ve ümmet olarak “dirilişimize” vesile olsun, inşaallah.

Google+ WhatsApp