Mülteciler Sorunu: Irkçılığın Ateşi mi, Rahmetin Serinliği mi?

Mülteciler Sorunu: Irkçılığın Ateşi mi, Rahmetin Serinliği mi?


Şevket Süreyya Aydemir’in yakın tarihimizin siyasal ve toplumsal değişim ve kırılmalarını kendi hayatı üzerinden muazzam tasvirlerle bizlere aktardığı “Suyu Arayan Adam” isimli otobiyografik eseri nasıl başlardı, hatırlar mısınız? Bulgar çeteler tarafından yakılan, yağmalanan mahalle, çiftlik ve köylerde kadın-erkek demeden katledilen insanların acılarının toplumun üzerine nasıl bir kasvet ve ümitsizlikle çöktüğünü öylesine etkileyici tasvirlerle anlatır ki kitabın akışı içerisinde sizin de kalbiniz binbir zorluk içerisinde can havliyle Rumeli’den Edirne’ye atan muhacirlerden biri gibi gümbür gümbür atmaya başlar. 

 

Tam da Refik Halit Karay’ın muhteşem bir üslupla cümle cümle ördüğü gibi bir asırdır toplumun ruhunu bedenini saran, acıyla sarsan “Gurbet Hikâyeleri” üzerine işliyor coğrafyamız. Lakin enteresan bir biçimde hiç görülmemiş, yaşanmamış gibi küçük fakat örgütlü bir takım çevreler tarafından hemen tamamı yalan ve çarpıtma haberler üzerinden sistematik olarak muhacirliğe ve muhacirlere yönelik korkunç bir nefret ve düşmanlık hatta şeytanlaştırma operasyonu tertipleniyor.

 

Irkçı-Provokasyonlara Karşı Biz Ne Yaptık?

 

Suriyeli ve Afgan mültecilerin Türkiye için büyük ve öncelikli bir tehdit olduğu, Türkiye’nin demografik ve kültürel yapısını olduğu kadar ekonomik ve siyasi yapısını da sarsıp bozduğu yönünde korku senaryoları yazılıyor. Korku senaryoları yazılıyor, felaket tellalları ortalıkta cirit atıyor ancak hemen hiçbir şehir ve ilçede, hiçbir mahalle ve sokakta Suriyeli veya Afganlı mülteci dolayısıyla bir korku veya felaket yaşanmıyor. İnsanlar işine gücüne gidiyor, evinin kirasını, elektrik ve suyunun faturasını ödüyor, camide cemaate katılıp marketten pazardan alış verişini yapıyor, çocuklarını okula gönderiyor. 

 

Sorun yok mu, sıkıntı değil mi? Elbette sorunlar var, sıkıntılar çok. Fakat kimi kanuni düzenlemelerle kimi zaman içinde iletişim ve ilişkilerin daha sağlıklı bir zemine oturtulmasıyla aşılacaktır. Öncelikle hatta acilen yapılması gereken iş, yalan ve iftira üzerine kurulan ırkçı-ayrımcı kampanyaların, toplumu Suriyeli ve Afganlı mültecilere karşı kin ve nefretle düşmanlığa teşvik eden ulusalcı-faşist söylemlerin önünü kesmektir.

 

Türkiye ırkçı-faşist provokasyonların örgütlendiği, toplumu infiale sürükleyip 6-7 Eylül 1955 olaylarından başlayıp Maraş ve Çorum’daki, 1 Mayıs 1977’deki, Gezi olayları ve 6-8 Ekim 2014’teki gibi kitleleri etnik ve mezhebi saiklerle çatışmaya kışkırtan badirelerle sarsılmış bir ülke. Bu yıkıcı ajitasyon ve provokasyonların içinde bazen devlet oldu bazen siyasi-ideolojik örgütler. Neticede bu provokasyonlar siyaset ve topluma çok ağır faturalar olarak döndü. Uzun bir zamandır hassaten Suriyeli mültecilere dönük kitlesel bir saldırının hemen bütün şartlarını oluşturacak duygusal ve toplumsal şartların ilmek ilmek örüldüğünü görebilmek için kâhin olmaya hacet yok.

 

Sosyal medyayı takip ederseniz Türkiye en ücra köşelerine, en mahrem alanlarına kadar Suriyeliler tarafından işgal edilmiş bile. Yeni bir kurtuluş savaşı için yeni bir ulu önder aranıyor nerdeyse! Fakat eldeki malzeme Tanju Özcan, Ümit Özdağ, İlay Aksoy gibi tepeden tırnağa ırkçı nefret kusan figürlerden bir gömlek daha kalitelisine müsaade etmiyor. CHP ve İYİ Parti mülteci düşmanlığını teşvik ve tahrik ediyor, bu meseleden iktidar devşirmek üzere epeyce yatırımlar yapıyor ama elde ettikleri hâsıla bakımından “Tanju-Ümit-İlay Troykası”nın bile arkasına düşüyorlar.

 

 

Irkçı nefreti körükleyen, ayrımcılık ve çatışmayla düşmanlık tohumları eken kişi, örgüt, parti veya çevreleri sayıp onlar hakkında malumat verecek değiliz şimdi. Mesela Diyanet İşleri Başkanlığı neden somut ve açık bir biçimde milliyetçi histeriyi körükleyen, savaştan kaçıp ülkemize sığınan mültecilere karşı nefret ve saldırganlık duygularını kışkırtan haber, söylem ve tutumlara karşı hutbe ve vaazlar vermiyor? 

 

Provokatörler Kadar Kendimize de Kızalım

 

Bütün Müslümanların yalan ve iftiraya karşı, ayrıştırma ve fitneye karşı uyanık ve etkin bir tavır almasının Kur’an-ı Kerim ve Peygamberimizin emri olduğu neden ısrarla vurgulanmıyor? Tefsir ve hadis hocalarımız mevcut fitne tablosunun geçmişteki benzerlerine işaret ederek Müslümanların arasına kan davası sokmaya teşebbüs eden Şeytan ve dostlarına karşı neden kitleleri irşad etmiyor? Ensar ve muhacir olmayı hafife alanların esasen İslam’ın adalet ve merhamet boyutuna savaş açtığını halka kim anlatacak? Akademik kariyer, idari kadro, siyasi ilişkiler ve maaş tartışmaları anlaşılan bu gibi konulara eğilmeye müsaade etmiyor.

 

İslami STK’lar, dernek ve vakıflar neden ortak bildiriler kaleme alıp ırkçı fitneleri lanetleyen, düşmanlık üreten söylem ve adımları lanetleyen toplantı ve yürüyüşler yapmıyorlar? 

 

Güya AK Parti üniversitelerde kadrolaşıyordu! Bu nasıl bir kadrolaşma ki, ülke ve topluma yönelik Kemalist-ulusolcu taifenin uydurduğu onca yalan dolana, kışkırttığı ırkçı provokasyona karşı tarih, sosyoloji, psikoloji, edebiyat, iktisat, siyaset ve uluslararası ilişkiler boyutuyla bilimsel araştırmalarla, tezler ve sempozyumlarla doğru düzgün cevaplar verilemiyor. 

 

Şiir ve edebiyat dergilerinin de yanı başlarındaki milyonlarca mültecinin acı ve kayıplarına, korku ve hayallerine dair hazırlayacağı özel sayılar olmamışsa ölsünler daha iyidir belki. Şiiri, öyküyü aşka meşke, post modern hülyalara tahsis edip zalimlere karşı çekilmiş bir kılıç, mazlumların önüne atılmış bir kalkan kılmaktan imtina ediliyorsa eğer kıyamet çok yakın demektir.

 

Konjonktür icabı Hükümete yakın durup yazı ve konuşmalarında reisçilik yarıştıran kimi gazetecilerin Suriyeli mültecilere yaklaşımda acaba AK Parti’ye mi yakın duruyorlar yoksa İYİ Parti’yle paralel söylemlere mi sahipler? 

 

Peki, İletişim Başkanlığı onca bütçe ve kadrosuna, imkân ve yetkisine rağmen Suriyeli mültecilerin durumunu izah edecek hangi somut ve etkili işlere imza attı acaba? Paçalarından cehalet ve nefret akan sosyal medya trollerinin yalan ve çarpıtma üzerine kurduğu ırkçı nefret kampanyalarını boşa çıkaracak kamu spotları var mı? İslam’dan, tarih ve kültürden, komşuluk ve akrabalıktan kaynaklanan kardeşlik, adalet, merhamet, dayanışma ruhunu ayakta tutmanın ülke ve topluma nasıl bereket getireceğine dair kısa filmler, kamu spotları, okul etkinlikleri üretip devreye sokmak hiç mi akıllara gelmiyor? Tansu Çiller’i medya operasyonlarıyla parlatıp pazarlamaktan, çoğu ıskartaya çıkmış magazin figürlerini Külliye’de ağırlamaktan, ekranları akredite edilmiş dar bir gruba ipotek etmekten daha önemli ve öncelikli işler olduğu unutulmasın. 

 

Her alanda baş gösteren metal yorgunluğunu aşmak için samimi gayretler sarf edilmezse siyasal ve toplumsal sahada duygusal ve zihinsel çöküntüler yaşanır. Irkçı-ayrımcı söylem ve politikalarla mücadele terörle mücadelede kadar önemlidir. Boşluk oluşursa marjinal gruplar sadece sağcı-milliyetçi eğilimleri değil bütün toplumu, bürokrasiyi, devleti de kontrol altına alır. 

Google+ WhatsApp