Mübarek Ayın Gölgesi

Mübarek Ayın Gölgesi


Peygamberimiz (s.a) Şaban ayının son günlerinde ashabına şöyle seslendi: 

-“Ey insanlar! Mübarek bir ayın gölgesi üzerinize düştü. Onda bir gece var ki bin aydan hayırlıdır. O ayda bir hayır işleyen kimse diğer aylarda bir farz işlemiş gibi olur. O ayda bir farz işleyen ise diğer aylarda yetmiş farz işleyen gibidir.” (Terğîb, 2/94-95).

Seküler zihnin algılayamayacağı bir bereket iklimindeyiz: Bir geceye bin ay! Bir farza yetmiş farz!…

Şehr-i Ramazan, Kur’ân-ı Kerim’de adı geçen tek aydır. Bu ayı mübarek kılan ise, o aydaki Kadir Gecesi’nden başlayarak Kur’ân’ın peyderpey nazil olmasıdır. 

“Ramazan ayı ki o ayda Kur’ân insanlara yol gösterici, doğru yola iletici, eğri ile doğruyu birbirinden ayırt edici olarak indirildi.” (Bakara, 2/185) 

Bu “Kur’ân ayı”nın her gecesini ‘Kadir’ bilip kalbimizi vahiyle arındırmalı; gündüzleri de üzerimize farz olan orucu tutarak nefsimizi ve şeytanı dizginlemeliyiz. 

Sahih-i Müslim’de (Sıyam, 1) geçen bir hadis-i şerif şöyledir: 

“Ramazan geldiğinde Cennet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar da bağlanır.”

İns ve cin şeytanlarının cirit attığı kirli bir çağda yaşıyoruz. Siyaset, ticaret, medya, kültür, sanat, ahlâk, sokak… her şey bu kirlilikten nasibini aldı; söylemler, eylemler, işler, ilişkiler kirlendi. Haram, lüks, israf, sefahat, açgözlülük, kötülük, şiddet, bencillik, yalan, dolan, sapıklık sistemli olarak yaygınlaştırılırdı; takva, sabır, hilm, itidal, tevazu, kanaat, şükür, tutumluluk, sevgi, vefa, dayanışma, yardımlaşma, paylaşma, diğerkâmlık gibi erdemler unutuldu, unutturuldu, törpülendi, aşındırıldı…

İşte tam da maddi-manevi kirliliğin tavan yaptığı ve bir virüs salgını sebebiyle tüm insanlığın içe dönerek her şeyi yeniden sorgulamaya başladığı bir zamanda Şehr-i Ramazan imdadımıza yetişti.

Kirlenip paslanan ve katılaşan kalplerimizi yumuşatmak için Ramazan’ın rahmetine muhtacız…

 kalarak ruhumuzu doyurmakaçların-açıkların dertleriyle dertlenmek için oruca muhtacız…

Paylaşmayı, kaynaşmayı, şefkati, merhameti yeniden öğrenmek için Şehr-i Mübarek’e muhtacız…

İnsanlığımızı, kulluğumuzu, sorumluluklarımızı, görevlerimizi hatırlamak için Kur’ân’a muhtacız… 

Kısaca; gölgesi üzerimize düşen mübarek Ramazan ayının rahmetbereketmağfirethuzur ve sükûn ortamına, diri ve diriltici nefesine, özgürleştirici ve yüceltici iklimine çok ama çok muhtacız!

Bu bağlamda İsmail Raci ve Luis Lamia el-Faruki, İslâm Kültür Atlası’nda; Ramazan’ın rahmet ve merhamet ayı olduğunu hatırlatarak derler ki: “Bu ay bütünüyle kendini tezkiye ve itaat için ahdini yenileme ayıdır. İftar ve sahurdan sonra gün doğumundan batımına kadar yine aç kalmaya hazırlık, insanın kendisini disipline etmesini ideal şekilde sağlayan bir tekerrürdür. Ramazan, Müslümanlar için kendini hesaba çekme ayıdır; ahlaki, ruhi değer ve sorumlulukların birikimini temin eden tek aydır.”

Orucun amacı, sorumluluklarımızın bilincine (“takvâ”ya) ermektir: “Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki takvâya erersiniz.” (Bakara, 2/183)

“Takvâ”nın kök anlamı korunmaktır; güçlü birinin himayesine girerek kötülüklerden korunmak.

A.Abdülfettah Tabbara İlmin Işığında İslâmiyet isimli eserinde, orucun gayesinin “Umulur ki takvâya ulaşırsınız” ifadesinde açıkça belirtildiğini vurguladıktan sonra, şöyle der: ‘Yani, oruçtan bir korunma özelliği kazanırsınız. Bu özellik, kötülük ve rezalet meyillerinize set çeker’ demektir. Oruç, şahsı ve cemiyeti korur; şahsı bazı zorluklara maruz bırakarak onun faydalı bir kimse olmasını sağlar, insanların birbiriyle insanca münasebetini temin eder… Oruçlu, oruç esnasında Allah’ın emrine uyarak şehvetlerini terk edip, Allah’ın kendisini murakabe ettiğini hissettiği için isteklerinden dolayı sabra razı olur… Allah’ın yasakladığını işlemekten dolayı kulun O’ndan utanması, ona, bırakması gereken hazları terk etme melekesi kazandırır. Allah’ın murakabesi, insanı hayırlı işlere yaklaştırır, kötülüklerden uzaklaştırır. Artık bu kimse, hile ve kötülük yapamaz, zulmedemez, başkasının hakkını yiyemez…

Allah’ın rızasını düşünmeden ve günahtan kaçınmadan salt yemek içmekten uzaklaşmak, İslâm’ın farz kıldığı gerçek oruç değildir. “Yalan sözü ve işi terk etmeyen kimsenin, yeme, içmesini terk etmesine Allah’ın ihtiyacı yoktur” (Buhârî, Savm 8, Edeb 51; Ebû Dâvud, Savm 25; Tirmizî, Savm 16) hadisi bu hakikati ifade eder.

Google+ WhatsApp