Âmil Hoca’ya rahmetle…

Âmil Hoca’ya rahmetle…


Mekke’de o sabah, her şey normal görünüyordu. Haccın temel rüknü olan Arafat Vakfesi’ni yerine getirerek sırasıyla Müzdelife ve Minâ’ya intikal eden Müslümanlar için, sıra şeytan taşlamaya gelmişti. Minâ’daki çadır kenti şeytan taşlama alanına (Cemerât) bağlayan Muaysim Tüneli, yayalar tarafından gidiş-gelişte kullanılıyordu. 2 Temmuz 1990 sabahı saat 10.00 sularında, yürüyüş yolundaki korkuluklardan birinin kırılması sonucu alt kattaki yola yedi kişinin düşmesiyle, büyük bir izdiham başladı. Bundan sonrası, gerçek bir trajediydi:

550 metre uzunluğa sahip tünelin iki ucundan girişler devam etmesine rağmen, orta kısmındaki izdiham nedeniyle insanlar birbirinin üstüne yığılıyordu. Kısa sürede tünelin kapasitesi beş kat aşılmış, içeride 5 bin civarında hacı sıkışıp kalmıştı. 45 dereceyi bulan hava sıcaklığı ve havalandırma tertibatında yaşanan arıza da bu denkleme eklenince, facianın boyutu büyümüştü. Kırılan kemiklerin çıtırtıları çığlıklara karışırken, canını kurtarabilenler, ölenlerin cesetlerinin üstüne tırmanıp hayatta kalabilmişti. Bilanço korkunçtu: 1426 hacı ezilerek ve havasızlıktan boğularak hayatını kaybetmiş, binlercesi de yaralanmıştı. Gerçek ölü sayısının, açıklananın en az iki katı olduğu hep iddia edilecekti.

Bu elim hadisede vefat edenlerden biri de, Eski Türk Edebiyatı uzmanı Prof. Dr. Âmil Çelebioğlu idi. Babası cihetinden Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin torunu olan Çelebioğlu, İstanbul Erkek Lisesi’nden mezuniyetini müteakiben İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirmişti. Konya, İstanbul ve Erzurum’da öğretmen ve öğretim üyesi olarak vazife yapmış, 1982’de profesör unvanını kazandıktan sonra Marmara Üniversitesi’nde çalışmalarına devam etmişti. Samimi, içli ve hoşsohbet bir insan olarak tanınan ve çevresinde çok sevilen Âmil Hoca, 1980 yılında hayatının en büyük acısını yaşamış, henüz 13 yaşındaki kızı Âdile’yi bir trafik kazasında kaybetmişti. “Hayrânî” mahlasıyla şiirler de kaleme alan Çelebioğlu, kızı için şunları yazmıştı: “Bir âşık-ı mihnet-zedeyim yârimi sorma / Bî-sabr u karârım bana gülzârımı sorma / Kaybetmiş iken kendimi firkat denizinde / Nerden bileyim yârımı ağyârımı sorma…”

Âdile’sini dâr-ı bekâya uğurladıktan 10 yıl sonra, Âmil Hoca da henüz 56 yaşındayken ebedî yurda intikal etti. Korku ve hüznün olmadığı o dârusselâmda, hiç ayrılmamacasına buluşmuş olmaları duasıyla…

***

Mart ayından itibaren genel yayın yönetmenliği emanetini üstlendiğim Derin Tarih dergisinin temmuz sayısında “yüzyıllar içinde haccın serüveni”ni ele aldık. Haccın hikmetlerinden veya fıkhından ziyade -ki bunlar bizim sahamızın dışında kalırdı- bu muazzam ibadetin tarih boyunca nasıl tatbik edildiğine odaklandık. Bu çerçevede Müslüman devletlerin hac siyasetini, hükümdarların haccı nasıl organize ettiğini, hacdan Müslüman halkların payına neyin düştüğünü ayrıntılı biçimde inceledik. Yine tarihte haccı sekteye uğratan olağanüstü durumları, hac çerçevesinde ortaya çıkan bazı ilginç uygulamaları ve dönem dönem haccın tatbikatına tesir eden siyasî atmosferi mercek altına aldık. Ayrıca 1925’ten itibaren Mekke ve Medine’nin yönetimini ele alan Suudi ailesinin hac pratikleri, İslâm dünyasına karşı nasıl bir yaklaşım geliştirdikleri, Mekke ve Medine’nin imar ve inşasında yaşanan dönüşümler, modern dönemde ulaşım ve iletişimin gelişmesiyle hac arasındaki irtibat gibi hususları işledik. Hacda yaşanan kazaları, izdihamları ve hatta çatışmaları da dosyamızın kapsamına dâhil ettik. Tahdis-i nîmet babında söyleyebilirim ki, dergimizde yer verdiğimiz bazı yazıların içeriği, Türkçede ilk kez okurla buluşacak. Derin Tarih’in temmuz sayısının, bu yönden “arşivlik” bir niteliğinin bulunduğunu rahatlıkla ifade edebilirim.

Dosyamıza “Râşid Halîfeler ve Emevîler Döneminde Haccın Tatbikatı” konulu harika bir yazıyla katkıda bulunan, Selçuk Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi öğretim üyelerinden Dr. Hüseyin Gökalp’in şu ifadeleri, kapak konusu olarak haccı niçin seçtiğimizin de özeti gibi:

“Kaynakların tekrar taranması ve yazılması sürecinde ve sonucunda, tabii olarak fıkhının üzerinde çok durmamıza rağmen, haccın tarihine pek alaka göstermediğimizi fark ettim. Tarihte sarsıcı olayları kayıtlara ve hafızalara yeterince kazıdığımızı farz edersek, sıradan görünen belli konuları, satır aralarından hassasiyetle çıkarmayı deneyebileceğimiz ve bir tür arkeolojik okuma safhasına geçebileceğimiz kanaatindeyim. Haccın menâsik ve meşâirini yazmak kadar kolay olmasa da, haccın ruhunu yansıtacak her türlü çaba, denemeye değer.”

Google+ WhatsApp