Medenî hâller…

Medenî hâller…


Medeniyet kavramının çok abartılı bir örüntü olarak kullanıldığına şâhit olmuşumdur. Bunu Batı’ya atfederek “uygarlık” olarak kullanan sol ; Doğu’ya atfederek “medeniyet” olarak kullanan sağ da yapar. Her iki kullanımın da seçmeci yakınlıklarla devşirilmiş ve çok sağlam ve kapsayıcı olduğuna inanılan târihsel-olgusal destekleri de vardır. Ama tartışmalar daha çok, uygarlık kavramının medeniyet kavramına; medeniyet kavramının ise uygarlık kavramına koyduğu ağır ve yargılayıcı rezervlerle ahlâkî bir düzlemde cereyan eder. Biraz açalım…

Batı çıpalı “uygarlık” yanlıları, akıl, bilim, felsefe, hukuk, ve demokrasi başlıklı dosyalar üzerinden bayrak açarlar. Doğu toplulukları bunlardan nasibini alabilmiş değildir. Hurâfeler, hukuksuzluk, zorbalık ,”uygarlık yoksunu” Doğu’nun alâmet-i fârikalarıdır. Medeniyetin öznel ve nesnel şubeleri yoktur. O bir küldür ve bir kül olarak benimsenmelidir.

Doğu çıpalı medeniyet taraftarları ise bu yüceltmeleri târih ve kültür ekseninde bir sağlamaya tutar ve sınıfta bırakır. Evet Batı bir uygarlık olarak bu iddialarında kısmen başarı sağlamıştır. Batı, uygarlık başarılarını “nesnel” düzeyde sağlanmış, akıl, bilim ve felsefedeki başarılar olarak küçümsemezler. Lâkin bu nesnel uygarlık başarılarının târihsel arka plânı Doğu’dadır. Batı bunları Doğu’dan , meselâ Mısır, Hint, Çin, İslâm vs devşirmiştir. Diğer taraftan bunlar Batı uygarlığında kültürel bir yozlaşma pahasına yaşanmıştır. Onların gözünde kültürel zaaflarla yüklü bir tek kanatla uçan bir uygarlıktır Batı. Yere çakılması mukadderdir. Doğu ise medeniyet kaybına uğramış olsa da kültürünü muhafaza etmektedir. O hâlde yapılması gereken, geçici bir zaman için Batı’dan uygarlık transferi yapılmalı , sâhib-i aslisine kavuşturulmalı, hâl-i hazırda elde olan kültür ile aşılanarak çift kanatlı esas uçuşa geçilmelidir.

Bu tartışmaları her zaman, en hafif ifâdeyle çok çocuksu bulmuşumdur. Şahsî kanaâtim medeniyet kavramının bir maddî tarafı olduğuna inandım. Bunun artık değer târihi ile örtüştüğünü, üretim ve mübâdele tarzlarının üzerinde yükseldiğini gördüm. Dahası, zaman içinde medeniyet ile kültür kavramı arasında kurduğum zihinsel iilişkilendirmenin de mâhiyeti de değişti. Medeniyet kavramına kaba örüntüler olarak bakmaktan çok, “durumsal” (insanlık durumları) olarak bakmaya başladım. Burada kültürel durumlar ile medenî durumları ilişkilendirmek daha mânâlı geldi bana..Şimdi bunları geliştirmeye çalışayım.

Kültürel durumlar (Homo Culturalis) veridir ve medeni durumları (Homo Civilis’i) önceler. Bir bakıma Homo Civilis, Homo Culturalis’in derin eleştirisi üzerine inşâ eder. İbn-i Hâldun Mukaddime’sinde, bu farkın derin bir kavrayışını geliştirmiştir. Burada “yer belirliliği” ile “yer belirsizliği” arasındaki fark ortaya çıkar. İlki iskân ve teskin olmuş bir hayât dâiresini esas alarak kendisini “kültürelleştirir” ve geleneklerini hâsıl eder. Buradaki hâkim odak “edep”tir. Edep, serazadlığı, olduğu gibi kalmayı ve davranmayı men eder. Belki medenî durum bu tarafıyla bidayette bir “baskılama” , bir “disiplindir”. Ama medenî durumu sâdece baskılamaya indirgemek çok tek boyutlu bir bakıştır. N. Elias ve M.Foucault’nun medenîleştirme süreçleri üzerine yaptıkları hârikûlade tesirli çalışmalar biraz da tek boyutlu kavrayışlara zemin hazırlıyor. Medenî durumlar hem bir “disiplin” hem de bir “incelme” süreçlerini karşılıyor. Bunlardan herhangi biri ,diğerini dışlayacak olursa ya Rousseau tarzı bir medeniyet eleştirisi yâhut Kipling tarzı bir medeniyet güzellemesine mahkûm olmaktan kurtulamayacağız demektir.

Kültürel durumlar ise-burada bahsettiğim kendindeki kültürel durumlardır- elbette disiplin içerir. Ama bu topluluğun içine doğru işler. Değilse, yerleşiklikle karşılaştığında disiplin fikri ile çatışır ve serazadlığını yüksek bir tonla vurgulamaya başlar. Serazad ve sâhici olmak bir erdem olarak yüceltilir.

Târihin disiplin ve incelme arasındaki dengelerin veyâ dengesizliklerin arasında sarkaçlandığına gittikçe daha kâni olmaya başlıyorum. Medeniyet kavramına dâir tepkilerimizi şekillendirmekte, yaşadığımız momentte bunlar arasındaki denge veyâ dengesizlikler tayin edici oluyor. Disiplin baskın gelirse incelikler ihmâle, hattâ gadre uğrar.( Fransızlar hiçbir zaman Almanlar kadar disiplin işini ciddiye almadılar. Almanya’nın o müthiş göz alıcı kültürel üretimi bile Fransa’nın inceliği ile yarışamadı). Eğer bir sebepten disiplin çözülürse yerleşiklerin incelikleri artar ve bir aşamadan sonra yüzeye vurur. İncelik, belki bir dereceye kadar haklı olarak yozlaşmanın alâmetleri olarak görülür. “Rokokolaşmalardır” bunlar. Târih bir bakıma medenî durumlar ile kültürel durumların gerilimleri üzerinden okunabiliyor. Ama daha çarpıcı ve ağır olan, medenî durumların kültürel durumlara tercüme edildiği durumlardır. En yıkıcı olan, başa gelinmez olan da budur… Kültürün, bizâtihî medeniyet muamelesi görmesi. Kültürün medeniyeti “kolonize etmesi”…. Kültürelleştirilmiş bir Batı uygarlığı, kültürelleştirilmiş bir Doğu medeniyeti ile yer değiştirdiğinde tahribat katlanır..

Nerden çıktı bu yazı, diye sorulabilir…Vallahi, ârif olan ka’ari fehmetmiştir….

Google+ WhatsApp