Kutlu bir yolculuk

Kutlu bir yolculuk


Hz. Peygamber nübüvvetten önce müteaddit vakitlerde cehalet bataklığına saplanan toplumun kaos ve karmaşalarından uzaklaşıp inzivaya çekilir ve hayatı, ömrü, ölümü düşünür, tefekküre dalardı. Belli vakitlerde yalnızlığa çekilmek, içsel muhasebe yapmak ve Allah’ın yüceliğini düşünmek O’nun için bir ihtiyaç haline gelmişti ki, uzlet O’nu güçlendirmekte ve bir nevi peygamberliğe hazırlamaktaydı.

 

Resulullah Hira Mağarası’nda rutin olarak devam ettiği uzlet sırasında Cebrail ile karşılaştı ve vahiy aldı. Tefekküre daldığı bir anda Cebrail’in kendisine görünmesi, vahyi telkin ederek sıkması elbette sıradan bir şey değildi, Resulullah olayın etkisinde kalmış ve korkuya kapılmıştı. Daha önce yaşamadığı, bilmediği bir durumla karşılaşmak O’nu tedirgin etmişti, hiç vakit kaybetmeden evine gelip, yaşadıklarını eşi ile paylaştı. Yaşadığı olayın etkisinden kurtulamamıştı, titriyordu ve “Üzerimi örtün” dedi.

 

Hz. Hatice eşini dinledi ve onun erdem ve faziletlerin gölgesinde geçen hayatını düşündü sonra içine bir ferahlık doğdu: “Yemin ederim ki Allah seni hiçbir zaman utandırıp üzmez çünkü sen akrabanı gözetirsin, doğru konuşursun, zayıfların elinden tutarsın, yoksulları kayırırsın, misafirleri ağırlarsın, haksızlığa uğrayan kimselere yardım edersin” dedi ve O’nu teskin etti. Hz. Hatice güçlü, akıllı ve olgun bir kadındı, eşinin yaşadığı olayın sıra dışı bir durum olduğunun farkına varıp, bunu bilge bir kişi olan amcasıyla paylaşmanın daha doğru olacağını düşündü. Bu kişi olayı analiz edip, Efendimizin peygamberlikle görevlendirildiğini ifade ettiğinde ise Hz. Hatice hiç tereddüt etmeden teslimiyet gösterdi ve ilk Müslüman kadın olma vasfına sahip oldu.

 

Bilindiği üzere İslamiyet’ten önce Arap toplumunda kabilecilik, içki, kumar, şans oyunları ve ahlâki kokuşmuşluk yaygındı ve ekonomik gücü ellerinde tutanlar diğerleri üzerinde yoğun bir baskı oluşturuyor, özellikle köleler hiçbir konuda hak iddia edemiyorlardı. Kadınlar ikinci sınıf varlıklar olarak görülüyor, çocuklar cehaletin kokuşmuşluğundan fazlasıyla etkileniyor, hak ihlalleri günden güne yayılıyordu. Yoksullar ve zayıflar adalet özlemi içindeydiler fakat zorbalara karşı koyacak ve taleplerini dile getirecek güçleri ve cesaretleri yoktu.

 

Çocuklar kişiliklerini oluştururken ailenin tutum ve davranışlarından ve sosyal çevreden fazlasıyla etkilenir ve seçtikleri rol modelleri taklit ederler. Ancak Resulullah ne çocukluğunda ne de gençlik döneminde toplumun cehaletinden ve kokuşmuşluğundan etkilenmişti. O, sokakları istila eden kirlerden arınarak safiyetini korumuş ve toplumun en güvenilen ferdi olarak görülmüştü. Resulullah bu yönü ile bizlere cehaletin toplumun bütün katmanlarına yayıldığı dönemlerde dahi temiz bir hayatın mümkün olabileceğini göstermekteydi. Hz. Peygamber nübüvvetten önce de ahlâki değerlerden ödün vermemiş, ezilenlerin yanında yer almış ve hakların korunması yönünde yapılan bütün çalışmalara dâhil olmuştu.

 

Resullullahın ailesi Mekke’de hatırı sayılır bir kabileye mensuptu, ancak O bunu bir üst bir kimlik olarak görüp kibre çevirmedi, tevazudan ödün vermedi, zayıfların yanında yer aldı ve hak ihlallerine karşı çıktı. Kibrin, şiddetin, ayrımcılığın had safhaya ulaştığı bir toplumda o fıtratında mevcut olan değerleri yeşerterek insanların güvendiği bir kişi oldu. Kavminin ileri gelenleri ekonomik ve sosyal statüleri ile bulundukları toplumda önemli bir etkiye sahiptiler ancak halk güvenilir unvanını bu kişilere değil, öksüz ve yetim büyümüş ancak insanlıkta daima ön saflarda yer almış bir şahsiyete verdiler. Ve O’na Muhammed’ül Emin dediler.

Google+ WhatsApp