Kur’ân’ı “Bize İniyormuş Gibi” Okumak

Kur’ân’ı “Bize İniyormuş Gibi” Okumak


“Şâyet onlar da, sizin inandığınız gibi inanırlarsa, kuşkusuz doğru yolu bulmuş olurlar; yok eğer yüz çevirirlerse, onlar elbette bir (çelişki ve) aykırılık içindedirler. Sana onlara karşı Allah yeter. O, işitendir, bilendir” (Bakara 137).

 

Vahiy, Allah’ın insanlar içinden seçtiği bir Peygamber’e, melek Cebrâil ile gönderdiği emir-nehiyler ve hayat nizâmıdır. Kur’ân sâdece tek bir kişi için inmemiştir ama tek bir kişi üzerinden insanlara yayılmak üzere indirilmiştir. Vahyin kendisi üzerinden tüm insanlığa yayılacağı kişiler peygamberlerdir. Vahyin ilk muhâtabı peygamberler ve onların ilk muhâtabı ise çevresinde bulunan insanlardır. Bu nedenle Peygamber ve sahabenin, “Kur’ân’ı kendilerine iniyormuş gibi” okumaları ve yaşamaları normâldir. Zîrâ gerçekten de Kur’ân onlara inmekteydi. Lâkin sahabe bile vahye yine Peygamber üzerinden muhâtaptır. Onlar Kur’ân’ı kendilerine iniyormuş gibi değil, “kendileri için iniyormuş gibi” okudular, idrâk ettiler ve ona tâbi oldular. Mü’minler bu noktada bizzat Peygamber ile muhâtap oldukları için büyük bir avantaja sâhiptiler. Böylece vahye; zamânın, coğrafyanın ve düşüncelerin telakkisiyle değil, Peygamber örnekliği üzerinden bağlanmış ve tâbi olmuşlardır ki, en doğrusu budur. Kanımca onların Dünyâ’da büyük bir değişimi-dönüşümü başlatabilmesinin nedeni de budur.

 

“Kur’ân’ı sanki şu-an kendinize iniyormuş gibi okuyun” deniyor. Bu düşüncede zorunlu olarak Peygamber örnekliği göz-ardı edilmiş olur ve hattâ birileri bunu fazla ciddiye alarak kendilerini elçi gibi görebilirler ki görenler vardır. Fakat asıl önemi olan, Kur’ân’ı kendimize iniyormuş gibi okuduğumuzda, onu hangi telakkiyle anlayıp amele-eyleme geçireceğimizdir. Kur’ân’ı kendimize iniyormuş okumanın zorunlu sonucu, Kur’ân’ı herkesin kendi zamânı, mekânı ve şartlarına göre yâni mevcut telakkilerine göre anlayıp-yorumlayıp hayâta geçirme ve ona göre hareket etmesi olacaktır. Böylece Dünyâ’nın çeşitli yerlerindeki müslümanların inanış, düşünce ve amel-eylem şekilleri çok farklı olacak, sapkın ve sapık diyeceğimiz inanışlar ve düşünceler bile ortaya çıkabilecektir.

 

Kur’ân Hz. Muhammed’e inmiştir ve vahyi Peygamberimiz tebliğ edip yaymıştır. Peygamberimiz’in, Allah’ın kontrôlünde olan sözleri, fiilleri, düşünceleri, vahyi idrâk ve amel-eyleme dökme şekli, -bâzen Allah’ın uyarması ve düzeltmesine uğrasa da- genel anlamda Allah tarafından uygun bulunup “ideâl bir örneklik” şeklinde Ahzâb Sûresi 21. âyete konarak ebedîleşmiştir. O hâlde biz de Kur’ân’ı “kendimize iniyormuş gibi” değil, Peygamber’e indiği ve o’nun örneklendirdiği gibi okumalı, idrâk etmeli ve hayâta aktarmalıyız. Bu, “Kur’ân’ı Sünnet örnekliğini de göz-önüne alarak okumak” demektir. Zâten vahiyle ancak bu şekilde bir ilişki kurarsak doğru yapmış oluruz ve tüm Dünyâ’da müslümanlar güçlü olur ve ezilmekten kurtulur. Aksi-hâlde günümüzde görüldüğü gibi, her hizip ayrı bir telden çalar, kendi anlayışını en ideâl anlayış olarak görür ve bambaşka düşünceler ve dinler ortaya çıkar, ümmet de paramparça olur ve yeryüzünde güçsüz kalırlar.

 

Demek ki “Kur’ân’ı bize iniyormuş gibi” okumanın görece zihnî iyi sonuçları yanında bâriz kötü sonuçları da olacaktır. Bunu da hesâba katmak gerekir. Herhâlde doğrusu şu olmalıdır ki; “Kur’ân’ı, Peygamber üzerinden bize sesleniyormuş gibi” okumaktır. Çünkü Kur’ân’ı bize yeni iniyormuş gibi okuyup da onu Peygamber’den kopardığımızda, vahyi anlamak, idrâk etmek, düşünmek ve amele-eyleme dökme noktasında herkes yaşadığı mevcut zamâna, mekâna, şartlara ve baskın konjonktüre göre yapacaktır. An îtibârıyla olan şey budur. Böylece çok çeşitli İslâm anlayışları ve inanışları ortaya çıkacaktır. Üstelik her hizip kendi düşüncesini ve inanışını üstün tutacaktır. Böylece müslümanlar dağılıp ayrıldıkları ve güçsüzleştikleri için paramparça bir şekilde çeşitli rezillikler ve zorluklar içinde yaşayacaklardır ki günümüzde olan şey budur. Oysa Kur’ân bu konuda bizi uyarır ve şöyle der:

 

“Kendi dinlerini fırkalara ayırmış ve kendileri de parça-parça olmuşlardır; ki her grup kendi elindekiyle övünüp sevinç duymaktadır” (Rûm 32).

 

“Ancak onlar, işlerini kendi aralarında (farklı) kitaplar hâlinde böldüler; her bir grup, kendi ellerinde olanla yetinip sevinmektedir” (Mü’minûn 53).

 

Bu duruma gelmenin nedeni, her kesimin Kur’ân’ı kendine iniyormuş gibi okumaları ve Kur’ân’ın ilk muhâtabı olan Peygamber’i ve onunla birlikte olanların tutumlarını hiç hesâba katmamasıdır. Müslümanların son 200 yıllık modern sorunlu târihleri, “Kur’ân’ı ilk muhâtaptan bağımsız bir şekilde “kendilerine iniyormuş gibi” okuyanların sapkınlarıyla doludur. Kur’ân’ı kendine iniyormuş gibi okumak, kelle-başı bir din ve kitap ortaya çıkarmaktadır. Öyle ki 250’ye yakın meâllerin neredeyse hiç-biri birbirini tutmamakta ve aralarında ihtilaf bulunmaktadır. Oysa Kur’ân Peygamberimiz’e inmiştir ve o’nun örnekliği üzerinden bize yayılmıştır. O örnekliğe bir-çok uydurma ve zırvalık karıştırılmış olmasına rağmen, vahyin kontrôlünde olacak olan okuma ve ayıklamalarla o sahih örneklik ortaya çıkarılabilecektir.

 

Sahabeler tek-tek, Kur’ân’ı kendilerine iniyormuş gibi değil, Peygamber’e indiği ve o’nun örnekliğine yâni sahih hadisleri ve Sünnet’i ile birlikte idrâk edip uygulamaya koyuyorlardı. Başarılarının nedeni buydu. Çünkü Allah, bir binâ gibi safları sıkı tutanları sever:

 

“Şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir binâ gibi saf bağlayarak cihad edenleri sever” (Saff 4).

 

“Kur’ân’ı kendine iniyormuş gibi” okuyanların vahyi hangi telakkiyle ve nasıl yorumlayacakları, zorunlu olarak kendilerinde hazır bulunan modern telakkilerle ve zamânın ve mekânın etkilerine göre ve ona uygun olacaktır. Oysa Kur’ân indiği zaman, mekân, şartlar ve başta Peygamber olmak üzere ilk muhâtaplar hesâba katılmadan okunduğunda doğru anlama ulaşmak mümkün olmayacak ve zamânın telakkisi vahyi anlamada belirleyici olacaktır. Böylece artık vahiy yerine zamânın telâkkisi din olarak kabûl edilecektir. Merkeze Kur’ân değil, modern telâkki konacaktır. Mustafa Öztürk bu bağlamda şunları söyler:

 

“Kur’ân bana inmiş gibi düşüncesiyle başlatacağı yeni inşâ süreci, sayısız örneğine şâhit olunduğu üzere, zihinde önceden hazır bulunan çağdaş normlar ve ön-kabûller doğrultusunda Kur’ân’ı restore etmek ve aynı-zamanda tıpkı kadın ve darb meselesinde olduğu gibi sözüm-ona şiddet unsurundan arındırılmış modern Kur’ânlar üretmek gibi sonuçlar verir. Bence yeni bir inşâ için daha emin yol, Kur’ân’ı ilkin nâzil olduğu döneme ircâ etmek ve o dönem içinde kime ne söylediğini tespit edip bu tespiti bir röper noktası yaparak bugünkü dünyâ hakkında ne söylemiş olabileceğini düşünmektir.

 

 Bir mütekellim tarafından muhâtaba söylenen her söz gibi ilâhi kelam da ancak bir bağlam içinde anlam kazanır. Yirmi üç yıllık bir metin-dışı bağlamı bulunan Kur’ân vahyinde kast-ı mütekellimi salt metin üzerinden lafız-mânâ ilişkisini çözümlemek sûretiyle tespit etmek pek mümkün olmasa gerektir. Kasd-ı mütekellim dilsel ve metinsel söz öbeklerinden ziyâde târihsel, toplumsal ve kültürel bağlamda saklıdır. Dildeki bir kelime kendisini çevreleyen bu etkinlikten ve içinde yer aldığı bağlamdan koparıldığı anda boş ve anlamsız hâle gelir. Kelimeler boşlukta durmadığından, kelam ile olgusal durum arasında çok sıkı bir bağ vardır. Dilsel ifâde birimleri salt kendi içlerinde anlam barındırmazlar, aksine onlar bir durum bağlamında anlam kazanırlar.

 

Emin el-Huli, sosyo-kültürel bağlamla ilgili olarak Arapların maddî ve mânevî hayatlarındaki her-şeyin Arâbî Kur’ân’ın anlaşılmasında zorunlu bir araç olduğundan söz eder. Ona göre Arapların maddî hayat evrenini oluşturan dağlar, taşlar, çöller, ovalar, topraklar, bitkiler, ağaçlar gibi nesneler hakkında sağlıklı ve yeterli bilgi-sâhibi olmak gerekir. Aynı-şekilde Arapların târihi geçmişleri, kökleri, âile ve kabîle düzenleri, yönetim-biçimleri, inanç-tarzları, kültürel ürünleri gibi beşerî hayâtın bütün alanlarını içeren mânevî dünyâ hakkında da etraflı bilgi ve donanım gerekir. Ebu Zeyd’e göre Kur’ân, öncelikle inzâl edildiği dönemin genel dînî, fikrî, kültürel, içtimâî, siyâsî ve iktisâdî yapısı dâhilinde incelenmeli, daha sonra onun her bir pasajı, inzâl edildiği târihsel şartlar dâhilinde, yâni nass-olgu ilişkisi içerisinde değerlendirilmelidir. Şâtıbi, Kur’ân’ı anlayıp kavramak isteyen kişi için sebeb-i nüzûl ve muktezâ-yı hâl bilgisinin vazgeçilmez olduğunu söylemiştir. Kur’ân’ın nüzûl şartları dikkate alınmadığı takdirde, dilbilimin sağladığı imkânlar çerçevesinde âyetlere birbirinden farklı, hattâ birbirine zıt anlamlar verebilmenin yolu açılır, tek bir ifâdenin onlarca sayıda mânâya aynı-anda işâret etmesi gibi bir durumla karşı-karşıya kalınır”.

 

Evet; Kur’ân’ı herkes “kendine iniyormuş gibi” okuduğunda, herkes onu kendi şartlarında anlayacak ve böylece kelle-başı bir Kur’ân anlayışı ve kelle-başı bir din ortaya çıkacaktır. Böylece müslümanların arasında bir birliğin sağlanması mümkün olmayacaktır. Üstelik Kur’ân, “gerçek anlamına ulaşılamayacak bir Kitap” gibi görülecektir. Meselâ bu bağlamda “salât” kelimesinin 18 farklı anlamı olduğu söylenir ki, bir-çoğu salât kelimesinin “namaz” anlamını buna bağlı olarak iptâl etmiştir. “İslâm’da namaz yoktur” diyenlere bile rastlanmaktadır. Zîrâ Kur’ân, ilk muhâtaptan, o’nun uygulamalarından bağımsız bir şekilde “kendinize iniyormuş gibi” tavsiyesiyle okunmaktadır.

 

Kur’ân’ı “bize iniyormuş gibi” değil, Peygamber’e ve o’nun yaslandığı topluma iniyormuş gibi okumalıyız. Günümüzde de o bağlama uygun düşünce ve amel-eylemde bulunmalıyız. Yâni ilk önce ilk muhâtapların Kur’ân’dan ne anladıkları ve Kur’ân’a uygun olarak ne yaptıklarına bakmalıyız. Allah onlardan râzı olduğuna ve onları örnek gösterdiğine göre, Kur’ân bütünlüğü ve Sünnet örnekliğine uygun bir anlamlandırma ve uygulamada bulunmalıyız ki en doğru idrâke ve amel-eyleme ulaşabilelim. Aksi-hâlde Peygamber’i ve o’nun yaşadığı zamânı ötekileştirip târihe hapsederiz ve böylece modern zamâna ve onu hayâta hâkim kılan tâğutlara göre düşüncede ve amel eylemde bulunmaya başlarız. Çünkü Kur’ân bağlamsız okunup anlaşılamaz. Mutlakâ bir bağlamı olmalıdır. Ortada tek bir cümle bile varsa mutlakâ bir bağlamı da vardır ki bu bağlam sosyo-kültürel, psikolojik, ekonomik, hukûkî, siyâsî bir bağlamdır. Modern müslümanlar Peygamber ve sahabeler ile ortaya konulan ideâl örnekliği ve bağlamı değil de, şeytan, nefs ve tâğutların işbirliği ile ortaya çıkardıkları büyük bir fitne olan modernizm bağlamına göre Kur’ân’ı okuyup anlamaya çalışıyorlar ve sonra da vahyi modernizme uydurmak için birbirleriyle yarışıyorlar. Fakat Kur’ân moderniteyle uymadığı ve uyması mümkün olmadığı için onu evirip-çevirerek ve çeşitli işkenceler yaparak zorla moderniteye uydurmaya çalışıyorlar. Sonuçta Kur’ân ya söylediğinden tamâmen koparılıyor yada rûhundan ediliyor.

 

Biz Kur’ân’ı hangi telakkiyle okuyoruz?. Tabi ki de içinde bulunduğumuz Dünyâ’nın telakkileri bağlamına göre okuyoruz. Oysa ilk başta ilk muhâtaba ve o’nun yaşadığı zamandaki örnekliğe göre okumalıyız ki, o örneklik, Kur’ân’ın en ideâl şekilde idrâki ve yaşayış tarzıdır. Ahzâb Sûresi 21. âyette örnek gösterilmesi bu nedenledir.

 

Fakat modern müslümanlar modernitenin ağır kuşatması, etkisi ve baskısıyla ve de nefse çok uygun olan üretimleriyle insanlara çok câzip göründüğünden dolayı 1.400 yıl öncesine düşman oluyorlar. Bu düşmanlık Peygamber’e düşmanlığa ve o’nu inkâra kadar varıyor. Sonunda da Kur’ân’ı, ilk indiği kişiyi ve kişileri inkâr ve iptâl ederek ve de “kendine iniyormuş gibi” okuyarak baskın telakki olan moderniteye uygun olarak yorumlamak zorunda kalıyorlar. Hattâ durum öyle bir hâle gelmiştir ki, moderniteye meftûn ve râm olunduğundan dolayı ilk muhâtabın ve muhâtapların vahyi hayâta uygulama tarzlarını inkâr ederek, Peygamber’le, sahabeyle ve nüzûl süreciyle alay edenler ortaya çıkmıştır. Bu durum imtihanın bir gereği olarak târih boyunca tüm peygamberler için aynı ve benzer olmuştur:

 

“Andolsun!; senden önce geçmiş topluluklara da elçiler gönderdik. Onlara herhangi bir elçi gelmeye-görsün, mutlakâ onunla alay ederlerdi” (Hicr 10-11).

 

Bir yazıda “Kur’ân’ı kendinize iniyormuş gibi okuyun” sözü konusunda şunlar söylenir:

 

“Kur’ân indiği ortamla ilgilidir ama o zamanla kayıtlı değildir. Evrensel oluşunu, ‘bütün zamanlarda geçerli’ olduğu anlamında alırsak sorun yoktur. Fakat kökenini bâtınîlerden alan modern bir yaklaşım, evrensel vurgusunu, ‘Kur’ân sanki kendilerine iniyormuş’ şeklinde yapmaktadır. Başını çağdaş samîrilerin çektiği bu akıma göre, bir âyetin ilk muhâtabı ve nüzûl ortamı hiç önemli değildir. Âyetleri okurken ‘kendimize iniyormuş gibi’ davranmalıyız.

 

Hastalıklı bu yaklaşım ilk muhâtapları göz-ardı etmekte, Resûlullah’ı işlevsizleştirmekte, Sünnet’i önemsizleştirmekte, bunların yerine modernlere hizmet etmeyi gâye edinen çağdaş hevâ geçmektedir. Böyle olunca da Resûlullah’ın, âyetleri nasıl anladığı ve nasıl yaşadığı, hevâsına tâbi olanları ilgilendirmemekte, Peygamberimiz’i, ‘Kitab’ı bize bırakıp giden postacı’ durumuna düşürmektedirler. Oysa ilâhî denetim altında oluşmuş olan Kur’ân’ın Resûlullah’ın şahsındaki şâhitliği önemlidir. Kur’ân’ın temel konularını nasıl anladığı ve nasıl yaşadığına dâir bize ipuçları veren Resûlullah’ın Sünnet’ini bu modernistler önemsizleştirmeye çalışmaktadır. İşin tehlikeli boyutu bunu yaparken ‘Kur’ân’ı kendinize iniyormuş gibi’ okumak sözü ortaya çıkmaktadır”.

 

Mustafa Öztürk, “Kur’ân’ı bize iniyormuş gibi okumak” bağlamında Mevdûdi’den alıntı yapar ve şunları söyler:

 

“Bilindiği gibi, Kur’ân, bir çırpıda te’lif edilip yazıya geçirilmiş bir metin değildir. O, yirmi küsur yıl zarfında değişik olay ve gelişmelere bağlı olarak vahyedilen sözlü (şifâhi) bir hitaptır. Vahiy ânından sonra yazıya geçen ve yazılı metnin parçalarının bir-araya getirilmesiyle metinleşen bu sözlü hitâbın vahyedildiği ortam canlı bir diyalog ortamı olup, hitâbın ilk muhâtapları bu süreci fiîlen müşâhede etmekte idiler. Dolayısıyla onlar, Kur’ân’ın tabî bağlamına vâkıftılar. Zîrâ Kur’ân hem kendi dilleriyle, hem de kendilerinin içinde yer aldıkları bir ‘şimdi’ içinde nâzil olmuştu. Bu nedenle onlar, dili ve bağlamı öğrenmek gibi bir sorun yaşamadıkları gibi, Kur’ân’ı anlama noktasında da sonraki nesillerin karşılaştıkları türden bir anlama problemiyle karşılaşmadılar. Çünkü, Ebu Hayyan’ın özlü ifâdesiyle, ‘her ne kadar fesahat ve belâğattaki dereceleri farklı olsa da, en nihâyet bu dil onların dili, muhit onların muhiti ve bu beyân onların beyânı idi’.

 

 “İlahi hitâbın dolaylı muhâtapları için böyle bir imkândan söz etmek muhâl olduğuna göre, ‘Kur’ân’ı, vahiy bugün iniyormuşçasına ve bugünün insanına hitâp ediyormuşçasına okuma’ imkânından söz edilebilir mi?. Şâtıbi bunun imkânsız olduğu kanaatindedir. Zîrâ, bu tarz bir okumada nesnel anlam gözden çıkarılmış demektir”.

 

 Muhammed İkbâl “Kur’ân’ı kendisine iniyormuş gibi okumaya başlaması”nı şu şekilde anlatır:

 

“Her gün sabah namazından sonra Kur’ân okumaya karar vermiştim. Babam beni görür ve ne yaptığımı sorardı: ‘Kur’ân okuyorum’ diye cevap verirdim. Tam üç sene bu suâli sormuş, ben de aynı cevâbı vermiştim. Bir gün dedim ki: ‘Baba, bu soruların mânâsı ne?. Hep aynı şeyi soruyorsun, ben de cevap veriyorum, ertesi günü tekrar soruyorsun?’. Bunun üzerine bana dedi ki: ‘Oğlum, demek istiyorum ki, Kur’ân’ı sana inmişçesine oku!’. İşte o günden îtibâren Kur’ân’ı anlamaya ve ona tam yönelmeye başladım”.

 

Bu modern-bâtınî bir söylemdir ve eylemdir. Müslümanları Protestanlar gibi bireyciliğe götürür, zayıflatır ve sonuçta da dağıtır. Modernitenin etkisi nedeniyle, Peygamber ve sahabe örnekliği hesâba katılmamaya başladığında, ilk muhâtap olan Peygamberimiz’in “güzel örnekliği” olan Sünnet’i göz-ardı edilmeye başlandığında ve de vahyi moderniteye uydurma meyli artmaya başladığı zamanlarda söylenmiş bir sözdür. Zâten bu modern telâkki de Muhammed İkbâl’in yaşadığı zaman ve bölgede başlamış yada hız kazanmıştır. Böylece moderniteye uygun olan bireysel bir dindarlık şekli ortaya çıkmaya başlamıştır. Artık Kur’ân, nesnel anlamları olan bir Kitap değil, öznel anlamları olan yâni herkesin kendi kafasına göre mânâ verdiği bir kitaba dönüşmüştür. Sonuçta kelle-başı bir Kur’ân anlayışı ve din ortaya çıkmıştır. Mekke müşrikleri de böyle bir talepte bulunmuş ve kendilerine uygun bir kitap istemişti:

 

“…Üzerimize bizim okuyabileceğimiz bir kitap indirinceye kadar sana inanmayız. De ki: Rabbimi yüceltirim; ben, elçi olan bir beşerden başkası mıyım?” (İsrâ 93).

 

Kur’ân’ı şu-an îtibârıyla bize iniyormuş gibi okumak, kıyâmet, azap ve cennet-cehennem sahneleri için olumludur ve uygundur. Böylece bize daha çok têsir eder. Zâten Kur’ân da; kıyâmet, âhiret ve cennet-cehennem sahneleri “sanki şu-an oluyormuş gibi” anlatılır.

 

“Kur’ân’ı kendimize iniyormuş gibi okumak”, “sâdece okumak ama yaşamamak” düşüncesini yanında getirir, getirmiştir. Zîrâ bu, Kur’ân’ı, “örnek yaşanmışlıktan bağımsız okumak”tır. Bu nedenle “Kur’ân’ı kendimize iniyormuş gibi” okumanın bir yarârı olmayacağı ve olmadığı gibi lüzûmu da yoktur. Zâten Kur’ân Peygamber’e inmiştir ve o’nun üzerinden bize ulaşmıştır. O hâlde ilk başta yapmamız gereken şey, “Kur’ân’ı kendimize iniyormuş gibi” değil, Peygamber ve ilk muhâtaplara seslendiği ve onların idrâk ettiği gibi okuyup idrâk etmek, sonra da onların yüklendiği sorumluluğun benzerini bizim de yüklenmemizdir. Sonuçta biz de hem iç-âlemimizde hem de dış-âlemde, vahyi onların örneklendirdiği gibi hayâta hâkim kılmak için çalışacağız. Biz günümüzde İslâm’ı, Kur’ân’â ve Kur’ân-merkezli örnekliğe göre okuyup idrâk edip yaşamalıyız. Bunun başka bir yolu yoktur.

 

Kur’ân’ı “Peygamber’e indiği gibi” okuyacağız ve o’nun uyguladığı gibi uygulayacağız. Allah’ın peygamber göndermesinin hikmeti budur. Zâten müslümanlar arasındaki birlik ancak bu şekilde sağlanabilir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Google+ WhatsApp