Kur’ân Şairi Mehmed Âkif

Kur’ân Şairi Mehmed Âkif


27 Aralık 1936’da Rabbine kavuşan Mehmet Akif Ersoy sadece “vatan şairi” ve “istiklâl şairi” değil aynı zamanda “Kur’ân şairi” idi. 20 Aralık 1873’te dünyaya gelen ve sekiz-on yaşlarında başladığı hafızlığını kendi kendine çalışarak tamamlayan Âkif’in şiirlerinde Kur’ân’a derin vukûfiyeti ve olaylara Kur’ân penceresinden bakışı hemen fark edilir. Onun ilk şiirlerinden biri olan “Kur’ân’a Hitab” şiiri 14 Mart 1895’te Mekteb mecmuasında yayımlanır. Birkaç dizesini paylaşalım:

 

Ey nüsha-i cânı ehl-i dînin! / Ey nâsih-i şânı münkîrinin! 

Ey meş‘al-i hikmet-i İlahî! / Ey mecma‘-ı feyz-i bî-tenâhî! (…)

Tenzil-i celîl-i kibriyâsın, / Burhân-ı celâlet-i Hudâ’sın. (…)

Furkan ki kitâb-ı Mustafa’dır, / Bir mu‘cize-i Hudâ-nümâdır. (…)

 

Furkan ki zâhir-i mü’minîndir, / Misbâh-ı münîr-i mü’minîndir, (…)

Ey zîver-i dest-i ihtirâmım! / Âlemde muhassalü’l-merâmım,

Pîrâye-i hâfızam sen oldun, / Sermâye-i hâfızam sen oldun. (…)

Dünyada refîk ü hemzebânım, / Ukbâda mu‘în ü müste‘ânım.

 

Safahât’ına dahil etmediği bu şiirinden başlayarak neredeyse bütün şiirleri Kur’an’dan mülhem olmakla hâfız Mehmed Âkif Ersoy “Kur’ân Şairi” sıfatını gerçekten hak eder. Nitekim onun dava arkadaşı Ferid (Kam) Bey’in, Safahat’ın üçüncü kısmının neşri üzerine Âkif’i tebrik sadedinde kaleme aldığı çok değerli yazısında ifade ettiği gibi, “Safahat’ı teşkil eden manzûmelerin menbaı Furkân-ı Hakim olduğundan hepsinin ilhâm-ı mahz eseri olduğunu söylemek zaittir”.

 

Onun yukarıdaki şiirinde “muhassalü’l-merâmım”, “sermâye-i hâfızam”, “pîrâye-i hâfızam” ve “refîk ü hemzebânım” diye yücelttiği Kur’ân-ı Kerim, inşallah “Ukbâda mu‘în ü müste‘ânı” da olur.

 

Âkif, “asrın idrakine İslâm’ı söyletmek” için Kur’ân’ı ve temel kavramlarını doğru anla(t)maya çalışır.

 

Mesela; Sebilürreşad dergisinde Bakara/170. ayetine şu meali verir: “Hem onlara: ‘Allah ne göndermiş ise ona uyunuz’ dendiği zaman, ‘Biz, daha iyi, atalarımızı bulduğumuz şeylere uyarız.’ Derler; pek a‘lâ! Ya ataları bir şeye akıl erdirememiş, doğru yolu seçememiş ise, yine mi uyacaklar?” Sonra der ki: “Ne gariptir ki: şarkta, garpta, şimalde, cenupta hasılı dünyanın her tarafında, milletin avam kısmı “Atalarımızdan böyle gördük” velvele-i itirazını her nidâ-yı irşada karşı müthiş, en müstahkem bir siper gibi yükseltir dururken; mütefekkir olması icab eden havâs tabakası atalarından gördüğü iyi şeyleri de mutlaka atmak, milli hüviyetlerini tepeden tırnağa kadar değiştirmek sevdasında… Dini taklit, dünyası taklit, âdâtı taklit, kıyafeti taklit, selâmı taklit, kelâmı taklit, hülasa her şeyi taklit olan bir milletin efradı da insan taklidi demektir ki, kabil değil, hakiki bir hey’et-i ictimâiye vücuda getiremez; binaenaleyh yaşayamaz.”

 

Kur’ân’ın temel kavramlardan biri “sabır”dır. Kur’ân-ı Kerim’i Tefsiri’nde Asr suresinin 3. ayeti ile Âl-i İmran suresinin 200. ayetini tefsir ederken der ki: “Sabr, bütün ahlâk-ı fâzılanın anasıdır. Kitabullah’ın tam yetmiş yerinde zikrolunmuştur… İyi ama sabır nedir? Heyhât! Biz Müslümanlar “sabır” kelime-i kudsiyesinin medlûlüne sahip olmak şöyle dursun, vâkıf bile değiliz! Evet, “sabır” lafzı anıldığı gibi zihnimizi meskenete, mezellete yakın bir mefhum kaplar. Bize göre sabır mutlak surette “katlanmak” demektir. Neye katlanmak? Her şeye… Daha doğrusu katlanılmayacak şeylere! Meselâ zelil olmaya, hakaret görmeye, dövülmeye, sövülmeye; hülâsa şeref-i insaniyetimizi lekeleyecek musibetlerin hepsine.

 

Aman ya Rabbi! Kur’ân ne söylüyor, biz ne anlıyoruz! Sabır katlanmak değil, göğüs germek demektir; hiçbir düşman, hiçbir tehlike karşısında metaneti elden bırakmamak manalarınadır; yoksa miskin miskin oturmak değildir… Neye göğüs germek? Sonunda katlanılmayacak acılara katlanmak ıztırarına mahkûm olmamak için, önceden her türlü şedâide, her türlü mezahime mertcesine, insancasına göğüs germek. 

 

Allah yolunda, hak yolunda, din uğrunda, millet uğrunda, rahatını, uykusunu, malını, canını feda edivermek yok mu? İşte sabır budur. Yoksa bu fedakârlıkların semtine yanaşmayarak miskin miskin oturmak; sonra da hissesine düşecek rüsvalığı “Kader böyle imiş! Tahammül etmeli…” diye hazma çalışmak hiçbir zaman sabır ile telif olunamaz.” (M.Akif’in Kur’ân-ı Kerim’i Tefsiri, D.İ.B.Y., s.64-65,53,82-83.)

 

Mekânı Cennet olsun. Onun Kur’ân anlayışını ve ahlâkını bugüne taşıyabilmek temennisiyle.

Google+ WhatsApp