Küresel Operasyon Söylemi Bir Tuzağa Dönüşmesin

Küresel Operasyon Söylemi Bir Tuzağa Dönüşmesin


Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde Kemalist kadronun ispat-ı vücud sadedinde başvurduğu en önemli argüman siyaseti, kültürü, kurumları, kaynakları ve hedefleriyle Osmanlı’nın köklü ve radikal bir biçimde reddine dayanıyordu. Arkeolojik ve antropolojik yöntemlerle10-15 yıl gibi bir zamanda kökleri Etilere, Hititlere ve Sümerlere dayanan yepyeni bir Türk ulusu inşa edilmiş, Batı’ya meydan okuyan Müslüman-Osmanlı siyaseti yerine Batı hegemonyasına boyun eğmeyi ve medeniyetine tabi olmayı kabul etmiş laik bir ulus devlet ikame edilmişti. Ne var ki toplum, devlet marifetiyle kendisine dayatılan seküler-ulus kimlik modeline direnç göstermiş, Batı’ya karşı hadım edilmiş ama kendi toplumuna karşı alabildiğine ceberrutlaştırılmış devlet yapılanmasını tasfiye etmek üzere fırsat kollayıp imkânlar üretmeye çalışmıştır.

 

“Yurtta sulh, cihanda sulh” sloganı Tek Adam ve Tek Parti Cumhuriyeti açısından bölgesel ve küresel düzlemde mevcut statükoya teslimiyetin en özlü ifadesi olarak işletilmiştir. Bırakın yüzyıllarca hâkimiyet altında tutulan Balkanları, Kafkasları ve Orta Doğu’yu Musul-Kerkük’le, Kıbrıs’la, Ege adalarıyla ilgilenilmesi dahi tehlikeli bir macera, bile isteye bataklığa sürüklenme sayılmıştır her zaman. NATO’ya girmek için Kore’ye binlerce asker gönderme zilleti Amerika-Türkiye ilişkileri bakımından en önemli kilometre taşlarından biri olmuştur. SSCB’nin işgal ve nüfuz siyasetine karşı Truman Doktrini ve Marshall Yardımı kapsamında Türkiye’nin hızlı adımlarla Amerika’nın nüfuzuna girmesi çok boyutlu ve yapısal sorunları arttırdıkça arttırdı. Bu sorunların belki de en önemlisi 27 Mayıs ve 12 Eylül’den 28 Şubat ve 15 Temmuz’a uzanan askeri darbeler geleneğinin bu nüfuz sürecinden neşet etmesiydi.

 

İçeriden Yükselen Tehditler

 

Türkiye’de askeri darbe geleneği her şartta Amerika ve NATO ile eşitlendi fakat çok büyük bir yanılsamayla Kemalist-Atatürkçü dinamiklerin ağırlıklı etkisi ya inkâr edildi ya da hafife alındı. Evet, Amerika’ya rağmen ve NATO’nun desteği olmaksızın Türkiye gibi bir ülkede askeri darbe gerçekleştirmek pek mümkün değildi. Ancak kökleri İttihatçı-komitacı geleneğe uzanan Kemalist-Atatürkçü kadro ve kurumların bu askeri darbe sürecini organize eden ilk ve en önemli unsur olduğu gerçeğini atlayan her tahlil en basit haliyle “dış güçler-küresel saldırı-üst akıl” sloganlarına hapsolmaya mahkûmdur elbette. Son asrın en büyük ve en yıkıcı zaaflarından biri belki de en önemlisi bu devlet geleneğini, bu kadrolaşma ve siyaset üretme biçimini perdeleyecek kadar dış güçler vurgusuna yüklenmektir. Küresel hesaplaşma, bölgesel mücadele gerçeğine vurgu yapmak başka bir şeydir gerek siyaset-yargı-mafya gerekse devlet-yolsuzluk-çeteleşme düzeyinde ülke içinde yaşanan sapmalara, savrulmalara hatta çürüme ve kokuşmalara karşı bir cerrah titizliğinde mücadele vermek başka bir şeydir. Kaldı ki eğer egemenlik ve hukuk devleti iddiasından vazgeçilmemişse her iki cephede de eş zamanlı olarak savaşmaktan başkaca bir seçenek yoktur önümüzde.

 

“Hedef Devlet-i Ebed Müddet’tir, Hedef Türkiye’dir” filan gibi milliyetçi-devletçi gelenekten araklanan hamaset ve coşku düzeyi yüksek fakat hukuk bilgisi ve siyasal tarih bilincinden yoksun sloganlarla Türkiye sağlam bir rotada tutulamaz. Ayarı kaçmış hamasetle, zemini kaymış coşkuyla ne hukukun üstünlüğü üzerinden toplumun güven ve refahı sağlanabilir ne de bölgesel ve küresel mücadele ciddi bir iddia sahibi olunabilir. Elbette hiçbir şey yerli yerinde durmuyor ancak yerli yerinde durması gereken hatta her ne olursa olsun yerinden kımıldatılmaması gereken asli ve asil değerlerin olduğu da unutulmamalı. Milyonlarca insanın ilgi alanına giren “şüyuu vukuundan beter” iddia, itham, itiraf ve polemikleri yok sayarak, üst aklın tuzaklarına hamlederek, FETÖ’ye veya Biden’a umut bağlayan muhalefete ciro etme kolaycılığına kaçarak ne siyaset ve siyasetçinin ne de ülke ve devletin itibarı korunamaz, kollanamaz.

 

Günü Değil Geleceği Kurtarmalı

 

Eğer gazeteci-aydın veya siyasetçi kimliğiyle toplumun karşısına geçip gündemin ne kadar anlamsız, iddiaların ne derece boş olduğunu ispat sadedinde “botokslu suç örgütü lideri” diye giriş yapıp “ruh hastası” olduğuyla devam edip “şöhret olmak için uydurduğu gülünesi iddiaları fıs diye söndü” şeklinde erken zafer finalleri yazılırsa bu ülkede ne siyaset ve yargı tahkim olur ne de toplumun huzur ve refahı teminat altına alınabilir. Oysa meseleyi çözümleme niyetiyle hareket edenler “suç örgütü liderinin botoksu ve ruh hastası tavırları”na odaklandıkları kadar nasıl olup da Mehmet Ağar gibi bütün yönleriyle karanlık ve kirli bir aktörün Türkiye’de siyaset, bürokrasi ve sermaye ilişkilerine yön verebilecek kudreti tekrardan yakalayabildiğine odaklansaydılar. Hiç mi merak etmediniz Bodrum Yalıkavak’taki marinanın hikâyesini? Hiç mi önemi yok marinada ezici bir tekebbürle resim veren Mehmet Ağar, Alaattin Çakıcı, Korkut Eken ve Engin Alan’ın 90’lı yıllar Türkiye’sinden 2020’ler Türkiye’sine taşımak istediklerinin?

 

Türkiye’nin bu konjonktüründe asli tehdit ve tehlikeyi muhalefetin istifa çağrıları veya erken seçim kampanyalarına hız vermelerinde görmek en büyük yanılgı olacaktır. Bütün enerji ve mesaiyi muhalefetin tutarlı-tutarsız, gerekli-gereksiz politikalarını boşa çıkarmaya endekslemek iktidarı korumak için biricik yol gibi görünse de esasında içten içe çürümenin, toplum nezdinde itibar, meşruiyet ve desteği hızla kaybetmenin sebebi olacaktır. Gündemi ve geleceği organize suç örgütlerinin veya muhalefetin inisiyatifine terk etmemenin en sağlam ve sonuç alıcı yolu siyasetin idari, mahkemelerin adli sorumluluklarını cesaretle yerine getirmesinden geçiyor. Devletin kimliği ve istikametinde hukuk, adalet, ehliyet, liyakat, şeffaflık belirleyici olmazsa içeride toplum desteği kaybolur, dışarıda mücadele imkân ve morali çöker. “Topyekûn savunma, ölümüne müdafaa” gibi bir siyaset tarzı savaş meydanında birinci ve biricik tercihtir. Ancak siyaset ve bürokrasiye dair şüphelerin yaygınlaştığı, mafyanın mahkemeler, iş dünyası ve medya üzerinde tahakküm kurduğu bir vasatta “topyekûn savunma” mantığı herkesi ve her yeri kirletir, itibarsızlaştırır ve çürütür.

 

“Benim arkamda şu duruyor, bana şunlar sahip çıkıyor” türü kibirlenmeler yerine “hukukun üstünlüğüne inanıyor ve teslim oluyorum” çıkışını sergileyip Türkiye’nin adalet ve özgürlükle örülü aydınlığı büyütebileceğinden kimsenin şüphesi olmamalı.

Google+ WhatsApp