Kün Fe Yekûn Ne Demektir?

Kün Fe Yekûn Ne Demektir?


“Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri yalnızca, ‘ol’ demesidir; o da hemen oluverir (kün fe yekûn)” (Yâsin 82).

 

Modern Kur’ân çalışmalarında ve meâl-tefsirlerde, “kün fe yekûn” cümlesi; “ol der ve hemen olur” yerine, “ol der ve hemen olmaya başlar” yada “ol der ve oluş sürecine girer” diye çevriliyor. Aslında “kün fe yekûn” cümlesinin geçtiği tüm âyetler, cümlenin akışı içerisinde, gerek okuyucu tarafından okunurken gerekse de dinleyici tarafından dinlenirken, “bir şeyin olmasını dilediği zaman, O’nun emri yalnızca, ‘ol’ demesidir” dendiğinde, arkasından gelecek ve cümleyi tamamlayacak olan kelimelerin; “o da hemen oluverir” şeklinde beklenmesidir. Cümle tamamlanırken beklenti böyledir. Cümlenin yapısı ve akışı bunu gerektirir. Yoksa “ol der olmaya başlar” yada “ol der oluş sürecine girer” gibi kelimeler cümlenin yapısını ve büyüsünü bozuyor, cümlenin enerjisini düşürüyor ve de beklentiyi bozuyor. Bu nedenle; “Allah bir şeyin olmasını dilediği zaman, O’nun emri o şeye yalnızca, ‘ol’ demesidir” sözünün arkasından cümleye yakışacak olan söz, “o da hemen oluverir” şeklinde olmalıdır. Çünkü “olmaya başlar” yada “oluş sürecine girer” sözü beklentiyi yaralıyor, sırıtıyor ve anlamı bozuyor.

 

Peki özellikle akademisyenler ve modernizmle barışık ve dost olan araştırmacılar niçin “kün fe yekûn” cümlesini; “ol der ve oluverir” demek yerine “ol der ve olmaya başlar” yada “ol der ve oluş sürecine girer” diye çeviriyorlar?. Bunun nedeni elbette modern telakkilerdir. “Ol” diyerek başlayan ve “oluverdi” şeklinde bir-anda olan ve biten yaratmalar mecbûren Allah’ı hatırlatır. Fakat modern-seküler-pozitivist sistem, Allah’ı hatırlamak istemediği hattâ Allah’ı hatırlatan şeylerden nefret ettiği için buna hemen îtirâz ediyor ve bu çevirinin modern-bilime uygun olmadığını söylüyor ve de moderniteye ve modern-bilime uygun bir yorum bekliyor.

 

İşte modernizmle barışık ve hattâ moderniteye meftûn olan akademisyenler ve araştırmacılar, sistemi benimsedikleri ve sisteme sıkıca bağlı olduklarından dolayı, sistemin beklentilerine uygun ve paralel yorumlar yapıyorlar. Bu kişiler özellikle modern-bilime bağlıdırlar. Bu nedenle de düşünceleri modern-bilim nedeniyle çok fazla etkilenmiştir.

 

“Ol der oluverir” sözü modern-bilimin yaratılışla ilgi teorilerine aykırı olduğundan dolayı bu çeviriyi değil, uzun zamanları gerektiren ve gösteren, aşama-aşama olan yaratılışları (Big-Bang ve Evrim Teorileri’nde olduğu gibi) hatırlatacak ve gösterecek şekilde “ol der olmaya başlar” yada “ol der ve oluş sürecine girer” şeklinde çeviriler yapıyorlar. Yoksa “kün fe yekûn” sözü ille de ve zorunlu olarak “ol der oluş sürecine girer” yada “ol der olmaya başlar” anlamına gelmez. Çünkü İslâm târihi boyunca “kün fe yekûn” sözü ezici çoğunluk tarafından “ol der, oluverir” şeklinde okunup anlaşılmış ve bu şekilde çevrilerek tefsir edilmiştir. Diğer çeviriler ise modernitenin etkisinden sonra ortaya çıkmaya başlamıştır.

 

“Ol der oluverir” dendiğinde modern-bilim çöker, üstelik modern sisteme ağır bir küfür edilmiş de olur. Zîrâ modern-bilim, Allahsız bir şekilde her-şeyin kendi-kendine yavaş-yavaş ve uzun süreçlerin sonucunda ortaya çıktığını savunur. Bu nedenle de “ol der olmaya başlar” dediğinizde modern-bilim için bir sorun olmaz ve hattâ tam tersine modern-bilime ve sisteme destek vermiş olursunuz. Çünkü bir süreçten bahsediyorsunuzdur ve ilk akla gelen süreçler Big-Bang ve Evrim Teorisi süreçleridir. Çeviriyi bu şekilde yapınca sisteme ve teorilere destek verilmiş olunur. Tabi sistem de kendisine destek verenlere destek vermeye başlar.

 

Evet; “kün fe yekûn” kelimesini “olmaya başlar” yada “oluş sürecine girer” diye çevirmek ilk başta Big-Bang ve Evrim Teorisi’nin ihtiyaç duyduğu uzun zamanlar ve süreçler için mutlakâ gereklidir. Big-Bang ve Evrim Teorileri böyle bir çeviri için baskı yapar. Bu teorilere sıcak bakanlar da artık bu teorilere uygun yada en azından aykırı düşmeyecek şekilde çeviriler ve yorumlar yapmaya başlarlar ve en azından bunun için âyetleri aşırı zorlamaya ve yoruma tâbi tutarlar. Dolayısı ile “kün fe yekûn” sözünü “ol der olmaya başlar” şeklinde çevirmek, Big-Bang ve Evrim Teorilerine, zorlayarak da olsa argüman ve meşrûiyet sağlamış olur.

 

Diyorlar ki “yekûn kelimesi muzâri fiildir ve muzâri filler geniş zamânı ifâde eder”. Oysa muzâri fiiller hem şimdiki, hem geniş, hem de gelecek zamânı ifâde eden fiillerdir. Bir yazıda bu şu şekilde söylenir: “Muzâri fiil; şimdiki zaman, geniş zaman ve gelecek zamanda bir iş, bir oluş ve bir hareket bildiren fiillere denir”.

 

Muzâri fiil şimdiki, geniş ve ilerideki zamânı ifâde etmesine rağmen modern anlayışta “geniş zaman” olarak kullanılmak meyli ve isteği vardır. Zîrâ modern-bilimin ağır kuşatması ve etkisi buna zorlamaktadır. Meselâ modern-bilimde kâinâtın 15 milyar yılda, insanın ise 2 milyon yılda yaratıldığı-oluştuğu düşüncesi hâkimdir. Bu düşünceye göre “ol der oluverir” sözü modern-bilimin verileriyle açıkça çelişmektedir. Bu çelişki karşısında müslüman bilim-adamları; “o hâlde modern-bilimin verileri yanlıştır” demek yerine, âyetleri işkence edercesine aşırı zorlayarak tam da modern-bilime uygun olarak yorumlama yoluna girerler. İşin ilginç tarafı, modern-bilimin verilerini hiç yorumlamıyorlar ve tüm veriyi ve teoriyi olduğu gibi koşulsuz-şartsız kabûl edebiliyorlar fakat Kur’ân’ın apaçık âyetlerini, modern-bilime uydurana kadar, âyetlere bin takla attırmak pahasına da olsa yorumladıkça yorumluyorlar. Bu, Kur’ân’dan ziyâde modern-bilime îman etmekten dolayı böyledir. An îtibârıyla olan şey budur.

 

Şu da var ki, muzâri fiil, mâzi fiilden yapılır. Bu nedenle “kün fe yekûn” sözünü “ol der oluverir” diye çevirmekten ziyâde, “ol dedi oldu” şeklinde çevirmek daha isâbetli olabilir. Zîrâ Allah’ın “ol” demesiyle o şeyin oluvermesi aynı şeydir.

 

Demek ki buradaki problem, “yekûn” kelimesinin ne anlama geldiğidir. Türkçe’de bu kelimeyi biz; “top-yekûn” olarak da kullanırız ve bu da “toplam”, “tamâmı”, hepsi” vs. anlamlarına gelir. “Yekûn” toplam/totâl olan/bütünsel demektir. Allah; “kün fe yekûn” demekle, “ol” dedi ve hepsi birden, âniden ortaya çıktı” demek istemiştir. Yâni “yekûn” kelimesi bir süreçten bahsetmiyor. Bahsedilen “yekûn”ün anlamı “tamâmı”dır. Yekûn dendiğinde olan şeyin tamâmının olduğu anlaşılır. Tabî ki, bir şeyin tamâmından bahsedildiği yerde o şeyin tamamlandığından da bahsedilmiş olur. Bu da âni bir oluşum ve vâr etmeyi gerektirir. Âni bir oluşumun olduğu yerde ise, bir süreçten yada aşamadan bahsetmemiz yersiz olur. Zâten “kün” kelimesinin türevleri olan kelimeler de varlığın tamâmına vurgu yaparlar: Kain: Olan, vâr olan, bulunan, mevcut; Tekvin: Vâr etmek, meydana getirmek, yaratmak; Kevn: Hudus, varlık, vâr olmak, vücud, âlem, kâinât, mevcûdiyet. Kâinât “kâinatın tamâmı için” söylendiğinden, “kün” de tamâmına işâret eder.

 

Allah’ın irâdesi mutlak bir irâdedir. “Kün fe yekûn”deki irâde, mutlak bir irâde olduğu için, o şey artık “derhâl” olmak zorundadır. “Kün” emri ortaya konduğunda, emir verilen şey tanzim edilmiş ve düzene girmiş bir şekilde ortada beliriverir.

 

Allah için bir “süreç”ten bahsedilemez. Allah “süreç” ile kayıtlanamaz. Süreç; acziyet sâhibi insan/mahlûk için gerekli ve geçerlidir. Bundan dolayı insan “ol” derse o şey ancak belirli-belirsiz bir süreç içinde gerçekleşebilir. Fakat âcizlikten mutlak anlamda münezzeh olan Allah “ol” derse, o şey ânında olur. Eğer “ol” sözünü insan söylerse, o şey “oluş-sürecine” girer yâni  o şey aşama-aşama olmaya başlar. Fakat “ol” sözünü Allah söylediğinde, o şeyin ânında olmaması düşünülemez. “Kün fe yekûn” ifâdesindeki muzâri fiil; âciz olan insan için kullanıldığında mecbûren gelecek zamânı ifâde ederken; mutlak-kudret sâhibi Allah (c.c.) için kullanıldığında, mecbûren şimdiki zamânı ifâde eder. Allah için sâdece “şimdiki zaman” geçerlidir. Allah’a, geçmiş ve gelecek zaman isnât edilemez. Çünkü bu isnatlar (hâşâ) Allah’ı kayıt altına almak olur. Allah, zamânı yaratandır. Bir şeyin yaratıcısı için, yarattığı şeyin mahkûmu olması ve o şeyle kayıt altına alınması düşünülemez.

 

Oluş-sürecinde olan şey aslında “olma-sürecini” tamamlayamamış ve hiç-bir zaman da tamamlayamayacak olan şeydir. “O hâlde, “olan” ve “olmuş” bir şey yoktur, “olmaya çalışan” bir şey vardır” demek gerekir ki, bu çok saçmadır ve sağ-duyuya da aykırıdır. Böyle bir söz-etmek aynı-zamanda tüm sorumlulukları ortadan kaldırır. Dîni ortadan kaldırır. Çünkü henüz din oluş sürecindedir, her şey oluş-sürecindedir ve tamamlanmamış bir şeyin sorumluluğu olmaz. Belirsiz olan şeyin sorumluluğu olmaz. Herakleitos da, “var dediğimiz her-şey, gerçekte oluş-sürecinde olan bir nesnedir” şeklindeki “akış kuramı”ndan bahseder. Bu “olma süreci” hiç-bir zaman bitmez. Bu yüzden de hiç-bir şey bilinemez. Bilinemediği için de sorumlu olunamaz. Neyden sorumlu olunacak ki?. Fakat hâyır! “oluş-süreci” yok, “olma” var. Bu “olma” derinden bakıldığında her-an olan bir “olma”dır. Allah “ol” dedi ve “ol”du. Bu yüzden biz de sorumlu olduk.

 

Bir şeyin olması için o şeye sâdece, Allah’ın irâdesinin yönelmesi ve “ol” demesi yada bu sözü irâde etmesi yeterlidir: “O da oluverdi”. Kâinat, her-an “ol” sözüne muhâtaptır, “her-an” yeniden yaratılır. Zâten “kün fe yekûn” sözündeki “fa” bağlacı çabukluk ifâde eder. Yâni “ol der, çabucak oluverir” anlamı açığa çıkar. Hattâ “fa” bağlacı çabukluk ifâde ettiği için “ol der olur” diye çevirmek de yanlıştır. “Ol dedi, oldu” yada “ol” der, hemen/derhâl tamâmı olur” diye çevirmek gerekir. Allah “ol” deyince âniden olur. Aynen şu âyetlerde olduğu gibi:

 

“Böylelikle (Mûsâ) âsâsını fırlatınca, ânında apaçık bir ejderhâ oluverdi” (A’raf 107).

 

“(Bir de) Elini sıyırdı, o da ânında bakanlara bembeyaz (görünüverdi)” (A’raf 108).

 

“Bu-arada âni bir yer-sarsıntısına tutuldular da oldukları yerde yığılıp kalıverdiler” (A’raf 91).

 

 “Müjdeci gelip de onu (gömleği) onun yüzüne sürdüğü zaman, derhâl (fe-rtedde=hemen geri döndü) gözü görür olarak (sağlığına) dönüverdi. Yâkub: Ben size demedim mi?. Allah’ın izniyle sizin bilmediklerinizi bilirim” (Yûsuf 96). Buradaki “fe” hemen/derhâl anlamındadır. Çabukluk ifâde eder çünkü.

 

 “O ki yaratıp düzene koyandır” (halâka fe sevvâ)” (Âlâ 2). “Yarattı  ve sonra düzenledi” diyenler var. Ellezî halâka fe sevvâ: “Yarattı ve ânında düzene koydu” demektir.  “Fe”, “hemen yaptı” demektir. Ol demek ve olmak arasında zaman yoktur. Zemahşerî, Keşşaf”ında şöyle demektedir: “Nun” ve “fa” harfi ile başlayan fiiller geçip gitmek ve sona ermek anlamlarına gelir.

 

Bir süreç içinde yaratma, o şeyin olması için çalışmayı gerektirir. Fakat Allah çalışarak yapmaz. Çünkü çalışarak yapmak âcizliktir, âciz varlıklar için geçerlidir. Bu nedenle Allah bir şeyi vâr etmek için “ol” der yada irâdesini olmasını istediği şeye yöneltir ve o şey hemen oluverir. Ehl-i Kitap, bir şeyin süreç içinde yaratıldığını ve dolayısıyla Allah’ın çalışarak yarattığını zannettiklerinden dolayı, Allah’ın yorulduğu için kâinâtı altı günde yaratıp yedinci günde dinlenmeye geçtiğini zanneder. Zîrâ yaratma zaman içinde olunca (hâşâ) “Allah gayret göstererek yaratma yapmış, bunun için çaba harcamış, dolayısıyla yorulmuş” düşüncesi açığa çıkar.

 

“Şüphesiz, Allah katında Îsâ’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona ‘ol’ demesiyle o da hemen oluverdi” (Âl-i İmran 59).

 

Âyetin de söylediği gibi, Allah, Âdem’i topraktan yaratmış zâten, peki öyleyse “olmaya başlayan” nedir?. Yine başka bir âyette şöyle denir:

 

“İsrâiloğullarına elçi kılacak. (O, İsrâiloğullarına şöyle diyecek:) Gerçek şu, ben size Rabbinizden bir âyetle geldim. Ben size çamurdan kuş biçiminde bir şey oluşturur, içine üfürürüm, o da hemencecik Allah’ın izniyle kuş oluverir. Ve Allah’ın izniyle doğuştan kör olanı, alaca hastalığına tutulanı iyileştirir ve ölüyü diriltirim. Yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi size haber veririm. Şüphesiz, eğer inanmışsanız bunda sizin için kesin bir âyet vardır” (Âl-i İmran 49).

 

Hz. Îsâ, kuş biçiminde bir şey yapıyor ve içine üfürdüğü anda o şey hemen kuş oluveriyor. Peki bu durumda “olmaya başlayan” ve “oluş sürecine giren” nedir?.

 

“Sana o (Kıyâmet) saatin(in) ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: Ona dâir bilgi tamamen Rabbimin katındadır; onu tam vaktinde tecelli ettirecek de O’ndan başkası değildir. O(nun ne zaman kopacağına dâir bilgi), göklerde ve yerde (bulunanlara) ağır gelir. O size ansızın gelecektir. Sanki o senin kârınmış gibi, bunu durup-durup sana soruyorlar!. De ki: Ona dâir bilgi tamâmen Allah katındadır, fakat insanların çoğu bilmez” (A’raf 187).

 

Kıyâmetin yâni son saatin kopması bir göz-kırpması kadar bir süredir. Fakat “oluş süreci” mantığına göre Allah kıyâmete “öl” deyince, aynen “ol” dediğinde olduğu gibi, kâinâtın ölüş sürecine girmesi gerekir ve bir-anda ölmemesi gerekir. Oluşu süreç içinde olacaksa ölüşü de süreç içinde olmalıdır. Bir şeyin zıddıyla tersi aynı şeydir. Allah’ın yarattığı kâinât bir-anda olur ve bir-anda ölür.

 

Son saatin bilgisinin sâdece Allah’a mahsus olmasının nedeni, kıyâmetin yâni kâinâtın ölüşünün, (aynen oluşu gibi) bir-anda olacak olmasından ve ansızın gelen şeyin insana bir bilgi sunmayacağından dolayıdır. Zîrâ ansızın gelenin bir işâreti olmaz.

 

Etimolojik tahlile ve sonu gelmez ayrıntılara girmeye gerek yok. Zâten etimolojiye bir kere girdiğinizde elmayı armut yapmanız işten bile değildir. Kur’ân bir dilbilgisi ve etimoloji kitabı değildir. O tabi ki kelimelerini özenle seçmiştir fakat bunlar kara zorla ve yoğun uğraşlarla ancak anlaşılabilecek kelimeler-sözler değildir.

 

Lâkin, şu ayrımı da mutlakâ yapmak gerekir. İlk önce konu ile ilgili âyetleri verelim:

 

“Allah yaratmayı (ilkin) başlatır, sonra onu iâde eder” (Rûm 11).

 

“O, sizi yer-yüzünde yaratıp türetendir” (Mü’minûn 9).

 

“O, yer-yüzü toprağından sizi vâr ederken de, annelerinizin karnında cenin hâlindeyken de sizinle ilgili her-şeyi bilir” (Necm 32).

 

“Allah sizi(n ilk yaratılışınızı) topraktan, sonra nutfeden/embriyodan yarattı. Sonra da çiftler (çok sayıda oluşturduğu âile) hâline getirdi” (Fâtır 11).

 

Allah’ın “ilk yaratması” ile “sonraki yaratması” bizim için aynı değildir. Bize göre Allah “ilk yaratılış”ı bizim bilemeyeceğimiz ve idrâk edemeyeceğimiz bir şekilde “ol” demekle bir-anda yaratmışken; sonraki yaratmayı (türetmeyi?) bizim izleyip, görüp, idrâk edeceğimiz bir şekilde yavaş-yavaş yapmaktadır. “Benzersiz yaratma” bir-anda, “örnekli yaratma” yâni yaratmayı tekrarlama ise yavaş-yavaş olmaktadır. Tabi bu da aslında sürekli ve sonsuz “ol” emirleriyle olmaktadır. Yâni aslında her-şey sürekli olarak “ol” emrine muhâtap olmakta ve her-şey her-an yeniden olmaktadır. Yâni “ilk yaratma”dan sonraki yavaş-yavaş olan yaratmalar “bize göre” olan aşamalı yaratmalardır. Yoksa Allah’a göre aşama yoktur ve yine bir-anda olan yaratmalar vardır. Çünkü Allah zamanla kayıtlı değildir.

 

O hâlde “ol der ve olmaya başlar” yada “ol der oluş sürecine girer” çevirisi, “bize göre” ve “sonraki yaratılışlar” için geçerlidir, “ilk ve orijinâl yaratılışlar” için değil. Çünkü ilk yaratılış, mûcizevî bir şekilde, “Allah’ın ol demesiyle tüm varlığın tamâmının bir-anda oluvermesi” şeklindedir. Şu da var ki, ilk yaratmadan sonraki, bize göre yavaş-yavaş olan yaratmaların bile her aşaması özel bir “ol” emrine muhâtaptır.

 

Şimdi; ilk yaratma ile sonraki yaratmayı ayırsalar ve; “ilk yaratmada Allah ‘ol der ve her-şey bir-anda oluverir’ tamam, fakat ilk yaratmadan sonraki yaratılışlarda bizim de varlığın oluşunu gözlemlememiz için vâr olma bir süreç içinde olur” deseler anlayacağım. Fakat böyle demiyorlar ve ilk ve orijinâl mûcizevî yaratılış yâni Allah’ın, tüm varlığı “yokken yada yoktan vâr etmesi” için de bir olma ve oluş sürecinden bahsediyorlar ki bu abestir. Âlemlerin Rabbi olan Allah “ol” diyecek ve o şey hemen olmayacak da “oluş süreci”ne girecek ve bu oluş süreci milyarlarca ve milyonlarca yılı kapsayacak.. Böyle bir şey “ilk yaratılış” için söz-konusu değildir. İlk yaratılış “Allah’ın ol demesi ve her-şeyin bir-anda oluvermesi” şeklinde olmuştur. Fakat ilk orijinâl yaratılıştan sonraki tekrar yaratılışlarda, bir süreç vardır ki biz zâten bu süreci gözlemleyip duruyoruz.

 

Allah, hiç-bir şey yokken “kün” yâni “ol” der ve tüm varlık ilk orijinâl hâliyle mûcizevî bir şekilde tamamlanmış olarak hemen ve bir-anda (fe yekûn) oluverir. “İlk yaratma” örneksiz şekilde böyle olur. Biz onun neliğini ve nasıllığını bilemeyiz. Bu zâten bilmenin değil, îmânın konusudur. Fakat Allah bize göstermek ve öğretmek için, “ilk yaratma”dan sonraki “örnekli” yaratmaları yâni türetmeleri de yapar ve bu “tekrar yaratma”lar yada türetmeler gözlemlediğimiz şekilde yavaş-yavaş ve bir süreç içinde olur. İşte “oluş süreci” bu yavaş-yavaş olan “ikinci yaratma”lar için ve ancak bize göre geçerli olabilir. Fakat bu ikinci yaratmalar bile her-an Allah’ın özel bir “ol” emrine muhâtap ve muhtaçtır. Yazı boyunca anlatmak istediğimiz şey budur. Allah, hiç-bir şey yokken; galaksileri, yıldızları, gökcisimlerini ve Dünyâ’yı “ol” diyerek bir-anda yaratmış ve onlara hareketini vermiştir. Bitkilerin, hayvanların ve insanın ilk prototipini ve orijinâlini de “ol” diyerek bir-anda yaratmıştır. Meselâ Allah “ol” demekle buğdayı yada bir ağacı, bizim nasıllığını hiç-bir zaman bilemeyeceğimiz mûcizevî şekilde “ol” diyerek bir-anda yaratmıştır. “İlk yaratılış” böyle olmuştur. Fakat “ilk yaratılış”tan sonraki yaratmalar yada türetmelerde oluş bir süreç içinde olur. Meselâ toprağa buğday ekersiniz yada bir ağaç fidanı dikersiniz ve bir süreç içinde buğday ve ağaç yeşerir ve ürün vermeye başlar. “İkinci/sonraki/tekrar yaratılış” böyle olur.

 

Örneksiz ilk yaratmalar Allah’ın “ol” demesi ve her-şeyin bir-anda oluvermesiyle yâni “kün fe yekûn” demesiyle; sonraki “örnekli yaratmalar” ise, Allah’ın yine “ol” demesiyle ve bir süreç içinde olmasıyla olur. Bu, bizim süreç içinde olan şeyleri gözlemlememiz ve hayâtımızı bu süreçlere göre devâm ettirmemiz için böyledir. Zâten araştırması ve ilmi yapılacak olan da gözlemleyip durduğumuz bu ikinci yaratılışlardır. Zîrâ ilk yaratılış olan mûcizevî durum, bizim bilgimize kapalıdır. Biz hiç-bir zaman “kün fe yekûn” yâni “ol der ve hemen olur”un nasıllığını bilemeyiz, bilemeyeceğiz.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Google+ WhatsApp