Kulluk

Kulluk


Kulluk kavramı Kur’an’da değişik kalıplar da olmak üzere 273 yerde geçmektedir. Özellikle Kur’an da İnsanın yaradılış gayesi olarak ifade edilmektedir:

 

(“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”

 

         “Ben onlardan rızık istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum.”

 

         “Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.” Zariyat 51/56-58))

 

Kul ifadesi iki anlamda kullanılır.  Birincisi, “ abd”  köle sıtatü itibariyle şahsiyeti ve hürriyeti olmayan, bir insana onun isteklerine göre hizmet eden kimse anlamında.

 

İkincisi ise, kendi ihtiyarı ile yaratana boyun eğen, kendini onun karşısında alçaltan kibrini ve gururunu kırarak ona secde eden, boyun eğip itaat eden demektir.

 

“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti…” (İsra 17/23) ayetinde olduğu gibi.

 

Kulluk, Allah’a yapılırsa itaat ve İbadet olarak nitelendirilirken; Allahtan gayriye yapılırsa İsyan, küfür ve putperestlik olarak isimlendirilir.

 

Kulluğun karşıtı ise özgürlük kavramıdır.  Özgürlük kavramını Felsefe sözlüğü şöyle tanımlamaktadır:

 

Kişinin kendi dışında herhangi bir şahıs, kurum, gelenek ve dinin etkisinde kalmadan kendi arzu ve isteklerine göre kendini belirleme halidir.

 

Bu anlamdaki bir özgürlük anlayışı, İslam’da olmadığı gibi tasvip de edilmez. Bu anlayış, İslam’ın bakış açısına göre, insanın kendi hevasını ilah edinmesi olarak görülür.

 

İslam, bu anlayışın tam zıddı olarak insana, ‘kul’ sıfatını verir. Kulun yemesinden, giymesinden, ibadetinden, ticaretinden, insanlarla olan ilgi ve sevgisine varıncaya kadar her konuda ilkeler koyar, hudutlar çizer. Helal ve haram sınırları belirler. İslam’a göre kul, bu anlamda başıboş bırakılan bir varlık değildir. Yaratan’ın emirlerine tâbi olması istenen bir kimsedir. Kul, Allah’ın emirlerine itaati en büyük bahtiyarlık olarak nitelendirir. İnsan, Allah’ın belirlediği meşruiyet sınırları içinde kalmak kaydıyla dilediğini yapmakta muhayyerdir. Ancak meşru bir yemeği yerken bile kendini sınırlayan bir takım ahlakî kuralların denetiminde olduğunun bilincindedir. Helal i rızkı bile besmele çekerek doyuncaya kadar yer, asla israf etmez. Batı’nın tanımladığı manada bir özgürlük her kurala isyan kokan tam bir tuğyan halidir. Kul olmak kendisini yaratana karşı sorumluluklarının olmasını beraberinde getirdiğinden, Batılı insan, “Allah’ı” hayata dair her şeyden uzaklaştırmak suretiyle özgürlüğü Allah’a karşı kazanarak; kendisini / insan aklını ve hevasını tam anlamıyla ilahlaştırmıştır.

 

Ancak özgürlük sarhoşluğu öylesine başını döndürmüştür ki; ‘özgür insan’ bu defa da başka “ilahların” kulu- kölesi olmuştur. İnsanlık onurunu başkalarının çıkarlarına feda ederek berbat bir hayatın içine itilmiştir.

 

Bu hayattaki özgürlüğün sınırını çizmek kolay değildir. Bir gram uyuşturucu için insanlık onurunu ayaklar altına alanlar, başkalarını eğlendirmek için bütün değerlerinden soyutlanıp maymun maskara olanlar, kapitalist anlayışın reklam panolarında afişe edilenlerin sergilediği görüntüler… Özgürlük(!) anlayışının insanlığı nereden nereye taşıdığının en güzel kanıtıdır.

 

İslam, ilk günden beri Allah’tan başka ilahların pençesinde kula kul olmuş Müstezaf kitleleri, kullara kul olmaktan kurtarıp, onuruyla, gururuyla, şahsiyetiyle Allah’a kul olmalarının mücadelesini vermektedir. Elçiler eliyle başlatılan büyük  mücadeleye rağmen yeniden başa / cahiliye ye dönme çabalarını anlamak mümkün değildir.

 

Her dünya görüşü kendi kavramlarıyla gündeme gelir ve bu kavramlarla hayata tutunur. Kavramlarını kaybeden bir fikrin hayatta kalması mümkün değildir.

 

Pembe hayallerle başlayan yolculuk, sonunda “her şey aslına döner” kuralı işlemeye başlayınca tüm hayaller biter gerçekle yüzleşmek kaçınılmaz olur. Demokratik telkinlerle sahiplenilen bu kavramlar da, aslına dönüp gerçek yüzünü ortaya koyduğu zaman, ona tutunanların ufkunda şafak atacak; ama o zaman atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş olacaktır.

 

İnsanlık, “Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve biz ona şah damarından daha yakınız.”(Kaf 50/16) buyuran Rabbine dönmedikçe bu fasit dairede dönülmeye ve tarihi hatalar tekerrür etmeye devam edecektir.

 

İnsan hakları ve özgürlükler konusunda dünyayı ayağa kaldıran özgürlük havarisi ABD’nin, girdiği ülkelere nasıl bir özgürlük ve insan hakları getirdiğini tüm dünya görüp dururken, hala bu anlayıştan kurtuluş bekleyenlere en yeni eserleri olan Tunus, Mısır, Libya, Afganistan. Irak, Afrika ve uzak doğudaki örneklerine hatırlatırız. Fransa’nın Cezayir halkını kavuşturduğu “insan hak ve özgürlüklerini (!)” hatırlatırız. Duvarlara vurularak öldürülen çocukların, baltalarla doğradıkları cesetlerin de insan olduklarını hatırlatırız… Şu an Suriye’de neler yapıldığını taassup ve mezhep perdesini aralayarak görmelerinin gerektiğini hatırlatırız…

 

İşte bunların hepsi özgürlük ve insan hakları havarisi medeni batının insanlığa verdiği özgürlük dersidir. Bunlar kendileri gibi inanmayan ve kendilerinden olmayanları insan olarak görmeyecek kadar “özgür”! bir toplumdur.

 

Tercihini Allah’a kul olma yönünde yapan kimse, tercih ettiği dinin kurallarına hem savaşta hem de barışta uymak zorundadır. Asr-ı Saadet’te Zeyd bin Üsâme’nin savaşta Müslüman olduğunu açıklayan birini, “sen korkudan Müslüman oluyorsun” diyerek öldürdüğünü duyan Peygamberimiz (a.s) “Ya Rabbi ben Üsâme’nin yaptığından beriyim. Ey Üsâme ben kalpleri yarmaya memur değilim. Ey Üsame sen onun kalbini yarıp da baktın mı? Seni “la ilahe illallah” kelimesine karşı kıyamet günü kim koruyacak” buyurur?                                                  Bu nedenle Müslüman savaşta düşmanına karşı bile istediğini “özgürce” yapamayacak kadar Rabbine kul olmak zorundadır. Çünkü kulun yaptığı her işin hesabının sorulacağı bildirilmektedir. Bu konuda Lokman (a.s)’ın oğluna vermiş olduğu öğüdünü hatırlatmak isteriz:

 

“Yavrucuğum yaptığın iş bir hardal tanesinin ağırlığında olsa da, bir kaya içinde veya göklerde veya yerin dibinde gizlense, Allah onu yine de karşına getirir. Çünkü Allah’ın bilgisi her gizli şeye ulaşmaktadır. Yavrucuğum namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülüğü yasakla. Başına gelenlere sabret. Çünkü bunlar kesin olarak azmedilmesi gereken işlerdendir.”     (Lokman 31/16-17)

 

Bu nedenle yapılan iş büyük küçük ne olursa olsun, mutlaka hesabı sorulacaktır. Yapılanın niteliğine, içinde bulunulan şartlara göre kınamadan ölüme kadar cezası her ne ise, mutlaka çekilecektir. Bu uygulama devletin tebaası olan Müslim ve gayri Müslim herkesi kapsar. Birlikte yaşadığımız coğrafyada, Müslümanların huzurunu bozucu, genel ahlak kurallarını ihlal edici, fitne ve fesada sebebiyet verecek hareketlerde bulunmalarına, umuma açık yerlerde huzur ve sükûneti bozacak şekilde davranmalarına müsaade edilmez.

 

Kısaca İslam’ın hâkim olduğu coğrafyada kimsenin sınırsız hak ve imtiyazı söz konusu değildir. Ancak kişiler ihmal eder, ihlal eder, hukuku siyasallaştırır, kötüye kullanmaya kalkar bu ayrı bir durumdur. İslam’da bu sınırlar Allah tarafından belirlenmiş olduğundan bu dinin Peygamberi bile istediğini yapma hakkına sahip değildir. Peygamber de bir kuldur ve kul olmak, kulluk yaptığına karşı sorumlu olmak demektir.

 

“Ey Peygamber! Allah’tan kork, kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.

 

Rabbinden sana ne vahyedilirse ona uy. Muhakkak ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”(Ahzab 33/1-2)

 

Hal böyle olunca kimsenin sınırsız bir özgürlükten, imtiyazdan, kendine göre sahte merhamet şovları yapmaktan söz etmesi mümkün değildir. Allah, her zaman ve zeminde belirleyicidir. Kulluk bilinci ile özgürlük anlayışının bağdaşması mümkün değildir. Bu nedenle kul olan asla “özgür” olamaz. Bahsedilen kulluk ile köleliğin bir ilgisi olmadığı gibi; İslam’daki Hür olmakla “özgürlüğün” de bir ilgisi yoktur… Kölelik; solsyal bir sıtatüdür. Köle olanın şahsi hürriyeti, mülk edinme hürriyeti, seyahat hürriyeti olmayan, efendisinin malı olan kimsedir. Bu durumdaki insanlar isteyerek değil istemeyerek itaat etmek zorundadırlar. Allah’a kul olanlar ise kendi rızaları ile kulluğu kabul ederler. Allah’ın emir ve yasakları çerçevesinde isteyerek ve severek itaat ederler. Kölelik zorunlu itaat, kulluk ise Allah’a kendi arzusu ile bile isteye itaat etmektir…

Google+ WhatsApp