Kovaladıkça kaçan

Kovaladıkça kaçan


“Bugün bu kadar hevesle sahip olmak istediğim şey” diye söylendi kendi kendine, “biliyorum ki elime geçtiğinde anlamını çoktan yitirmiş olacak!”

 

Mutlu olmak için neye ihtiyacımız var? Bugün dünyanın hemen her yerinde bu soruya cevap verecek insanların büyük bir kısmı bize fiyatı olan şeyleri sıralayacaktır. Satın alınabilir şeyler... Ne alırsak, ne kadar alırsak bizi mutlu eder? Ucu açık hayallerimizin, arzularımızın beklentilerimizin... Ama şurası belli, mutluluk için çok paraya ihtiyacımız var. Öyle olduğunu sanıyor, buna inanıyoruz. Çoğunluk için bu böyle... Mutluluğa kendi var oluşunun içinden sebepler geliştirebileceklerin sayısı oldukça az... Bu iddiada olanların ne kadarı gerçeği söylüyor, ne kadarı zevahiri kurtarmaya çalışıyor, o da tartışılır. O zaman bir genelleme yaparak bugünün insanının mutluluğunun cebindeki paraya endeksli olduğunu söyleyebiliriz. Hatta cebinde olmayan, gelecekte olmasını umduğu maddi kazançlara bağlı mutluluk beklentileriyle yaşıyor bugün çoğu insan. Mutluluk bugün için mümkün olmayan bir şey yani, ancak yarınlarda mümkün, o da belki! Yakaladığımız hedefler, gerçeğe dönüşen beklentilerimiz yok mu? Var elbet ama o hedeflere ulaştığımızda, o beklentilere kavuştuğumuzda, gözümüz yine yarınlarda, yarınların daha büyük, daha parlak, daha yeni mutluluk ihtimallerinde oluyor. Dolayısıyla elimizdeki mutluluk fırsatları çoktan sönükleşmiş, parlaklığını yitirmiş oluyor ve bizi tatmin etmekten uzak kalıyor. Bir kısır döngü bu, içimizi, biz farkında olmadan tüketiyor, mutluluğu elimizdeki kadarıyla yetinerek yaşamaktan bizi sürekli alıkoyuyor.

 

“Alain Badiou, ‘Gerçek Yaşam’ kitabında yeni yaşantımızın gerçeklerine dair şöyle can sıkıcı şeyler söylüyor: “Ne satın alınacak? Oyuncaklar, elbette; kocaman oyuncaklar, hoşumuza giden ve başkalarını etkileyen şeyler. Çağdaş toplum bize bu nesneleri satın almayı, mümkün olduğunca çok satın alabilme arzusu duymayı emreder. Oysa bir şeyler satın alma fikri, yeni şeylerle -yeni arabalar, marka ayakkabılar, kocaman televizyonlar, güneye bakan apartman daireleri, altın kaplama akıllı telefonlar, Hırvatistan tatilleri, imitasyon İran halıları- oynama fikri, çocukluğun, ergenlik arzularının karakteristiğidir. Bu durum yetişkinler arasında kısmen de olsa geçerli bir şey halini aldığında, genç olmakla yetişkin olmak arasında artık sembolik bir engel kalmamış demektir...”

 

Bizden kaçan bir otobüse yetişmeye çalışıyor gibiyiz hepimiz. Ne kadar çok koşarsak koşalım, otobüs hep bizden daha hızlı! Bizi tıknefes bırakıyor bu imkansız koşu... Yürümeyi denemek ya da durakta sakince oturup bir sonraki otobüsü beklemek gibi ihtimalleri hesaba katabiliriz oysa. Peşinde koştuğumuz otobüs bizi olduğumuz yerden alıp hayalini kurduğumuz başka yerlere götürecek tek ihtimal gibi geliyor hepimize. Bulunduğumuz yere dair hiçbir beklentimiz kalmamış belli ki... Gitmek, bir şeylere erişmek, başka olana ulaşmak, bizim için hayatı anlamlı hale getirecek tek istikamet bu, o istikamete giden tek bir otobüs var ve o da bizden kaçıyor. Hayatımızı kurduğumuz duygusal zemin üç aşağı beş yukarı böyle... Gözünü karartmış biçimde imkansızı istiyor, arzuluyor bugünün insanı. Ve bunun için, belki daha mütevazı da olsa, gerçek olan imkandan, imkanlardan vazgeçiyor.

 

“Yüzünü güneşe dön, gölgen arkada kalsın” dedi meczup, “güneşe arkanı dönersen, ha bire gölgeni kovalarsın!”

Google+ WhatsApp