Kötü çok, çünkü iyi az!

Kötü çok, çünkü iyi az!


“Kötüler ne kadar cüretkar” dedi elindeki gazeteyi masaya bırakarak, “ve iyiler ne kadar da habersiz iyi olduklarından!”

Rabbimiz’in nimetlerini hep bizlere verdiği şeylerden biliyoruz; oysa sadece vermeyerek bizi nimetlendirdiği şeyler de var. İsyanı vermediği için teslim olmaya kabiliyetli oluyoruz. Yalanla oyalanmaya rıza göstermediğimiz için hakikati aramaya yöneliyoruz. Zulmün yollarından yürümediğimiz için adaletten ve hakkaniyetten bir nasip umuyoruz. Nankörlük etmeye cüretimiz olmadığından razılardan olmayı niyaz edebiliyoruz. Nefsimize çok defa mağlup olduğumuz doğrudur gerçi, ama bu zelil halimizden memnun da olmuyoruz. Günahlarımız var, hem hiç de az değil, ama o günahlarla barışıklığımız yok çok şükür. Cahilce davranıyoruz belki kimi zaman ama cahillerden de değiliz. Çokça hata yapıyoruz, halis bir kula, kulluğa yakışmayan nice halin içine sokuyoruz kendimizi, ama rabbimizin rahmetinden, bereketinden umudumuzu da hiç kesmiyoruz. Ayrılığımız çok, tefrikaya düşüyoruz, birbirimize karşı kardeşliğe yakışmayan nice ayıbımız var, ama yine de Bir’den birlik yeşertecek patlamamış bir tohum var. Zayıfsak da, aciz düşmüşsek de, kabarıp kabarıp yeryüzünün namertlerini kayalara çarpıp parçalayacak dalgaları biriktiremiyor olsak da, namert de olmuyoruz çok şükür. Rabbimiz isyanı, zulmü, nimete nankörlüğü, günahını görmeyecek bir körlüğü, insaftan yoksunluğu bütün karakterimizi kaplayacak çoklukta vermemiş bize. Ne kadar aciz olsak da, ne kadar günah işlesek de, ne kadar yolumuzu şaşırsak da, hakikat bir şekilde kendini gösteriyor üstümüzde. Hamdolsun, şükürler olsun! Bunu bilmek, bunu idrak etmek mecburiyetimiz var. Ve bu bilince erince, bizi buradan ‘daha iyi’ye doğru götürecek yollar, çareler, vasıtalar aramaya geliyor sıra.

Martin Lings’in ‘Onbirinci Saat’ kitabından kayda geçsin diye not düştüğümüz birkaç satır: “İyi insan, bırak kendine acımayı ve yaşadığın dünyadan sızlanmayı! Sen, zalimler arasında yer almayı seçmediğin için, zaten mükafatını almış değil misin?”

Bir çok yerine gölgeler düşürüyor olsak da, hakikatin tarafında olmakla iyilik kazandığımızı kavramak durumundayız. Buna karşılık, bize lütfedilen bu iyiliğin tapulu malımız olmadığını bilmek, her gün, her an büyük bir hassasiyetle onu korumakla mükellef olduğumuzu da hatırımızda tutmamız gerekiyor. İyilerden olmamız, öyle kalmamız böyle mümkün olabiliyor çünkü. Bu hassasiyeti ve sadakati gösteremezsek, hakikatin tarafında olmamız da kuru bir iddiadan ibaret kalıyor. Bize bir haklılık getirmediği gibi, kötülerin elini güçlendiriyor. Bugünün dünyasında kötülerin bu kadar gözü dönmüş, bu kadar saldırgan, bu kadar cüretkar olmasının temelinde, hakikat cephesinde durması gerekenlerin iyiliklerine yeterli özeni göstermemelerinin payı büyük... Kötüler hiçbir şartta kazanmıyor ama iyiler yeterince iyi, yeterince liyakatli, yeterince dirayetli olmadıkları, olamadıkları için yine de kaybediyor.

Bir eksiğimizi tamamlasın, bir boşluğumuzu doldursun, az zamanımızı çoğaltsın, kısa günümüzü bereketlendirsin, göremediklerimizi göstersin, bilemediklerimizi bildirsin diye az kulak verelim Feridüddin Attâr’ın ‘Esrarname’sine: “Ey gönlüm, derdin varsa eğer uyan uykudan! Seni yemen ve uyuman için getirmediler. Farz edelim cümle alemi yedin, ölümden kurtulamazsın savaşsan da! Kendinden daha ne kadar zarar göreceksin? Ey kendine afet olan! Afet, musibet sensin; kalk kendi önünden.”

Google+ WhatsApp