Kosova’da gerçekten “savaş suçları” mı sorgulanıyor?

Kosova’da gerçekten “savaş suçları” mı sorgulanıyor?


Kosova Cumhurbaşkanı Haşim Thaçi, Lahey’deki Kosova Özel Savcılığı’nın 1998-99 Kosova bağımsızlık savaşı sırasında işlenen savaş suçlarıyla, sivillerin hedef alınmasıyla ilgili soruşturması sebebiyle görevinden istifa etti ve ardından Lahey’e giderek gözaltına alındı. Cumhurbaşkanlığı görevi de vekaleten, kuruculuğunu İbrahim Rugova’nın yaptığı Kosova Demokratik Ligi’nden olan Meclis Başkanı Vjosa Osmani’ye devredildi. 

Kosova, 17 Şubat 2008’de bağımsızlığını ilan etti. Fakat bu ilan Kosova’nın özgürlük ve bağımsızlığına kavuşmasını gönülden arzulayan, bunun için dua eden insanların birçoğunu sevindiremedi. Çünkü dışa yansıyan görüntüler bağımsızlıktan ziyade kapı değiştirme işlemi gerçekleştirildiği intibaı veriyordu. Bunun da sebebi Batı’nın daha önce değişik şekillerde oynadığı oyunun aynısını Kosova’da oynaması ve bunda başarılı olmasıydı.

Yugoslavya Federasyonu dağılmadan bir süre öncesine kadar altı cumhuriyetle iki özerk bölgeden oluşuyordu. Özerk bölgelerden biri de Kosova’ydı. 1989’da Kosova’nın özerk statüsü kaldırılarak tamamen Sırbistan’a ilhak edildi. Yugoslavya’nın dağılmasından sonra Kosova, Sırbistan sınırları içinde kaldı.

Batı, İslâm coğrafyasının birçok bölgesinde yaptığı gibi Kosova’da da işine yarayacak kişileri “siyasî lider” sıfatıyla öne çıkardı ve karizma haline getirmeye çalıştı. Kosova’da da İbrahim Rugova ve kadrosu için bu yola başvurdu. Önceleri çok fazla öne çıkamayan ve Kosova’nın özgürlük mücadelesinde pek etkili olmayan Rugova, Batı’nın pohpohlamasıyla çok kısa zaman içinde Kosova’nın karizmatik lideri haline getirildi. Oysa bu adam Kosova halkının inanç ve değerlerinden son derece uzaktı. Arnavutların asıl dinlerinin Hıristiyanlık olduğunu, Osmanlı Devleti ve Türkler tarafından zorla Müslüman yapıldıklarını iddia edebiliyordu. Kendisinin ise hiçbir ilahî dinle bağlantısı yoktu. Vahiy gerçeğinden de son derece uzaktı.

Rugova 21 Ocak 2006’da hayatını kaybetti. Ama Batı onun vasıtasıyla çok şey başarabildi. En azından Eritre’de oynadığı oyunu Kosova’da da oynamayı ve böylece Kosova meselesine el koymayı, bu meseleyi kendi çıkar hesaplarına göre yönlendirmeyi başarabildi. 

Kosova’nın bağımsızlık mücadelesinde fiili olarak yer alan hareketin Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK) olduğu biliniyor. Ancak bu hareketin de Arnavut milliyetçiliği temelli ideolojik çizgisi siyasi tavırlarını belirlemesinde birinci derecede etkili olduğundan o da büyük ölçüde Batı’nın rüzgarına kendini kaptırdı. Ama Batı yine de bu hareketin  liderliğini yapmış olanların bağımsızlık sonrasında ülkenin idari mekanizmasında etkin rol almalarına tahammül edemedi. 

Kosova’da bağımsızlık savaşının devam ettiği 1999’un Haziran ayının ortalarında ülkede toplu mezarlar, yakılmış veya ormanlara, su kuyularına ve benzeri yerlere atılmış cesetler ortaya çıkarılmıştı. O zaman NATO yetkilileri tarafından yapılan açıklamalarda bu şekilde en az on bin kişinin öldürüldüğünün tahmin edildiği dile getirilmişti. O zaman bu vahşet kamuoyuna “Sırp vahşeti” olarak lanse edilmişti. Tabii böyle bir şeyin bir etnik kimlikle yan yana getirilerek bu kimliğe sahip olanların tümünün mahkum edilmesi doğru değildi. Ancak bu korkunç dehşeti sergileyen anlayışın Kosova’daki bağımsızlık mücadelesini bastırmak ve Sırbistan’ın hakimiyetinin sürmesini sağlamak isteyen ırkçı anlayış olduğundan şüphe yoktu. 

O zaman Sırp ırkçıların Kosova’daki bağımsızlık mücadelesini bastırmak için gerçekleştirdiği katliamlar, zulümler, ırza tecavüz olayları bugün hâlâ sorgulanmış değildir.  

Biz elbette savaşın da bir hukukunun olması gerektiğine inanıyor ve bağımsızlık mücadelesi için de olsa savaşla ilgili olmayan insanları hedef alacak saldırılardan, taşkınlıklardan, aşırılıklardan kaçınılması, yeri geldiğinde bu konuda aşırılığa gidenlerin, savaşın hukukuna riayet etmeyenlerin sorgulanabilmesi gerektiğine inanıyoruz. Ama bu bir tarafın ihmal edilip diğer tarafın “tek suçlu” gibi gösterilmesi şeklinde olursa, hukukun icrası değil çifte standartçılık olur ve arkasında hukukun gayesiyle örtüşmeyen siyasi hesaplar olduğundan şüphelenmeyi haklı kılar. 

Google+ WhatsApp