Köprünün altından çok sular geçti

Köprünün altından çok sular geçti


10 yaşında bir çocuk, terapistine, arkadaşına ait olan bir eşyayı çaldığını ve vicdanını susturmak için kırıp attığını ifade ediyor, pişmanlığını dile getiriyordu. Terapist olayı arkadaşı ile paylaşıp özür dileyebileceğini söylediğinde ise çocuk, “Öyle yaptığım takdirde beni hırsız olarak görecektir” diyor ve başını yere eğip sessizliğe gömülüyordu. Çocuk iç dünyasında yoğun bir huzursuzluk yaşıyor ve bir şeylerin yolunda gitmediğini fark ediyordu, çocuk vicdanının sesini duyuyordu ve hatasını telafi etmek istiyordu…

 

İçeriği ne olursa olsun yapılan hak ihlali insanın doğal yapısını bozuyor ve böyle durumlarda can sıkıntısı, gerginlik ve ruhsal bunaltı kaçınılmaz oluyor, çocuklar erişkinlerin bulaştığı kötülüklerden beri oldukları için bu rahtsızlığı daha da yoğun hissediyorlar. Fakat ne yazık ki masumiyetlerini kaybetmemiş çocukların yaşadığı bu durumu, merhamet damarları tıkanmış, iç görüleri kaybolmuş erişkinler pek fark edemiyor ve hak ihlalini başarı olarak addedip, olayları yamuk bir bakış açısı ile değerlendirmeye başlıyorlar. Bilirsiniz; siyasi alanda yerleşik bir sisteme sahip olamayan ve uzaktan kumanda edilen üçüncü dünya ülkelerinin yönetici kadroları, işin başına gelinceye kadar halklarına türlü türlü vaatler verir istedikleri mevkiye geldiklerinde ise vaatlerini unutur ve sırça saraylarda şaşalı hayatlar yaşamaya ve halka tepeden bakmaya başlarlar. Nitekim ülkemizde türlü vaatlerle halkı ikna eden birçok yönetici daha sonra yön değiştirip, lüks, şatafat, kibir, gösteriş, adam kayırma, torpilcilik ve aşırı harcamaları ile kirli bir iz bırakıp gitmişlerdir.

 

28 Şubat ve sonrasında ağır baskılara maruz kalan dindar kesime büyük umutlar veren AKP’li yöneticiler, 2002 tarihinde iktidara geldiklerinde hak ve adalet vurgusu yapmış ve bu konuda halkın gözünü boyamayı başarmışlardı. Ancak zaman halının altındaki kirleri yüzeye çıkarıverdi ve zihinlerimiz mevkii sahibi olmuş bu kardeşlerimizin lüks ve şatafatlı hayatları, büyük harcamaları, edindikleri servetleri, yüksek mevkilere yerleştirdikleri liyakatsiz yakınları ile meşgul olmaya başladı. Aşırı israf ve kibir kokan tavırlar, torpilcilik, adam kayırma, kolay yoldan mülk edinme, ihalelerin yakınlara peşkeş çekilmesi her dönem duymaya alışık olduğumuz durumlardı ancak dindar kesimin bu konudaki rehavetini içimize hiçbir şekilde sindiremedik ve olayın nasıl bu boyutlara ulaştığını sorguladık durduk. Gerçi hata kullara aittir, İslam kusursuzdur bunu biliyoruz ama yine de dindarların bu kadar aykırı bir dönüşüme uğraması hepimizi derinden yaraladı… Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada, iktidar partisine verdiği desteği ile dikkatleri üzerine çeken Hayrettin Karaman hocanın bir yazısı yer almaktaydı, hoca dindar yöneticilerin gündemden düşmeyen tavırlarına gönderme yapıyor ve “Kul hakkı yiyenleri, devleti, kamuyu zarara sokanları namaz, oruç, hac kurtaramaz, bu ibadetlerin kefaret olacağı günahlar kul hakkı ve büyük günahlar değildir” diyor, keskin bir ifade ile uyarıda bulunuyordu.

 

Bilirsiniz toplumumuzda seçim çalışmaları büyük bir heyecanla yapılır ve siyasi adaylar dürüstlükten, hakkaniyetten, huzur ve sükûnetten bahseder ve Hz. Ömer’in adaletini mutlaka örnek verir, biz de onun yolunu takip edeceğiz derler. Fakat bu kişiler yönetime geldikten sonra o yüksek dağların uzaktan göründüğü gibi olmadığını fark eder ve nefislerinin esiri haline gelirler. Para ve mevkiinin insanı cezbeden ve zorlayan bir yanı vardır o nedenle bu mevkilere gelip de tevazu ve adaletten ödün vermeyen pek az kişi olmuştur ki, onlar ip üzerinde yürüyen bir yolcu gibi hareket etmiş ve attıkları her adıma büyük bir itina göstermişlerdir. Bu kimselerin gösterdikleri hassasiyeti, sorumluluk sahibi her kişinin göstermesi gerekir.

Google+ WhatsApp