Kıvamsız muhafazakârlık

Kıvamsız muhafazakârlık


Antik bilge Aristotales’in Nikomakhos’a Göre Etik başlıklı kitabı klâsik bir değer taşır. Bu kitabın en mühim niteliği, meselâ sofistlerin veyâ hocası Eflâtun’tun yaptığı gibi ahlâkın vaz ettiği değerleri yukarıdan aşağıya târif etmeyle ilgilenmemesidir. Meselâ “iyi şudur” demez Aristo. İyilerin çeşitliliğini , farklı iyi târifleri veri alır. Bütün mesele, iyileri kötülüğe dönüştüren “diyalektik” süreçlerdir. Ahlâkî bir durumun var olabilmesi için değerleri kuşatan bir ilke olmalıdır. Her nevi diyalektik savrulma, yâni iyiliklerin kötülüklere evrilmesi bir “aşırılaşma” olarak tecelli eder. Mesele bir değeri târif etmek değil, değerleri veri alıp onları diyalektik savrulmalardan arındırmaktır. Elbette bizzat ve bizâtihî bir aşırılık olan durumlar da vardır. Onlar ahlâk dâiresinin dışındadır. Meselâ zorbalık bunlardan birisidir. Zorbalık ile iyilik ilişkilendirilemez. Aristo titiz bir şekilde ahlâkî dâireyi bunlardan arındırır ve işine koyulur.

Aşırılığı giderecek olan bilgeliktir. Feylozofumuz buna “phronesis” der. Bilgelik ve ahlâk ayrıştırılamaz. Bilgeliği sağlayacak olan ise “Altın Orta” olarak bilinen bir ilkedir. Aristo’nun bunu karşılamak için kullandığı kavram ise “sophrosyne” kavramıdır. Türkçeye bence biraz da yanlış olarak “ölçülülük” olarak çevrilir. Hülâsa Aristo , insanların iyi târifleriyle değil, onu dengede tutacak ve sürdürülebilir kılacak bir ilkeyi ahlâk düşüncesinin temeline oturtuyor.

Aslında Aristo, Kadim Yunan hikmet geleneğinde zâten var olan ve Delphoi mâbedinde tebliğ edilen; aralarında, Pittakos, Bias, Periandros gibilerin yer aldığı Yedi Bilge’nin düşüncelerini felsefîleştirmiş oluyordu. Ayrı bir bâhistir ama yeri gelmişken zikredelim; bizde de İhvân-ı Safâcılar, Meşşâîler başta olmak üzere bu fikriyâtı çok benimsediler.

2014 yapımı Bent Hamer imzalı lezzetli bir Norveç filmi vardır: 1001 Grams. Modern dünyânın ölçülere bağımlılığının ince bir eleştirisi yapılır bu filmde. Modernlik çift başlı bir süreç. Bir tarafıyla Kant’ın vurgulu olarak ortaya koyduğu üzere “cür’et etmeye” dayanıyor. Bu sûretle yerleşik olan her şeye meydan okuyor. Diğer taraftan ise hesaplayıcı çıkarcı akıl temelinde “ölçülebilirlik” ve buna dayalı olarak “öngörülebilirlik” ilkelerine göre şekilleniyor. Ölçülebilir bir dünyâ Aristo’nun bahsettiği dünyâdan elbette çok farklı. Herşey ölçü üzerine kurulursa, ölçülerle oynamak da mümkün hâle gelebiliyor. Modern iktidârlar da bir bakıma antikitede firavunların yaptığını yapabiliyor. Ölçüler zorlanarak “ihtişâm” üzerinden kendilerini büyütüp teb’alarını baskı altına alabiliyorlar. Modernliğin târihi içinde Barok ve Rokoko, Ampir gibi sanatlar buna işâret eder. Bu sebeple “ölçülebilirliği” bizzat “ölçülülük” olarak görmemek lâzım gelir. Tam aksine ölçülebilirliktir ölçüsüzlüğü doğuran. Modern dünyâda ölçüsüzlüğe îtirâz ağırlıklı olarak, statik ve dinamik hesapların dengesini savunan mühendislikten gelir. Modern muhafazakârlık da, tamâmen olmasa bile büyük miktarda buradan beslenir. (Elbette kastettiğim azınlıktaki, vitrine koyulan ama lâfı dinlenmeyen zarif muhafazakârlar değil. Bahsettiğim büyük bir kitle olarak muhafazakâr sendromun taşıyıcıları.) Ama bu îtiraz bir hesap dengesidir. İtirâz ettiği ölçeklerde yaşananlar değildir. New York’daki bir gökdelen mühendis kafalı bir muhafazakârı bu sebeple rahatsız etmez. Bu sebeple pek çok muhafazakâr Hac farizesini yerine getirirken “Kâbe’yi yukarıdan seyrettiren hotellerden” yer ayırtma yarışına girmeyi mesele etmez. Ölçülerin dengeye gelmesi kimilerine göre dengelilik veya ölçülülük sayılabilir. Ama bunun Aristo’nun bahsettiği dengeyle bir alâkası yoktur. Aristo “Altın Orta”dan bahsediyordu. Bahsettiği, meselâ Rönesansçılardan başlayarak modern aklın peşinde olduğu, tutkuyla bağlandığı “Altın Oran” değildi.

Doğrusu ben ölçülülük kavramının Aristo’nun bahsettiği kavramı karşılamadığını düşünüyorum. Yedi Bilge, kendilerine, ölçülü olmanın yerini soranlara, “işte bu soruyu unuttuğunuz yerdir” derlermiş. Kıvam bence daha doğru karşılık. Modern kentlerin yalnız bireyleri için internette sayısız yemek târifi var. Müthiş hassas gramajları var bu târiflerin. Kuyumcu terazisiyle bu gramajların icâbını yerine getirsek de bir türlü lezzetli yemek yapamıyoruz. Annelerimizin yaptığı o lezzetli pilâvı yapamıyoruz. Annemize telefon açıp, ne kadar tuz, ne kadar karabiber koyduğunu sorduğumuzda garip cevaplar alıyoruz. “Ne bileyim evlâdım, bir tutam” deyip çıkıyor işin içinden. Elimizdeki gramajlarla kala kalıyoruz. Çünkü o “kıvamını” biliyor. Sır orada... Aristo’nun bahsettiği de bu... Ne eksik ne de fazla. Antoine Saint Exupéry’nin dediği gibi “Mükemmellik, eklenecek değil, çıkarılacak bir şey kalmadığında ortaya çıkar.”

Kıvamsız muhafazakârlık…Yaşadığımız bu. Süleymâniye’den Nûr-i Osmaniye’ye, Topkapı’dan Dolmabahçe’ye… Ölçülerimizi büyütürken ölçüsüzleşmek… Ölçüsüzlük içinde kaybolup gitmek… Büyütürken aslında küçülmek... Hazin…

Kurban Bayramınız mübârek olsun.

Google+ WhatsApp