Kişilik nakli

Kişilik nakli


Hepimiz yaşarken başkalarına nasıl göründüğümüz konusunda kafamızda belli kanaatler taşıyoruz. Oturup bunu özel olarak düşündüğümüzden değil, yaşadıkça zihnimizin içinde kendiliğinden bir sürü şeyin birikiyor olmasından oluyor bu. O birikimin büyük bir kısmı doğrudan ya da dolaylı olarak kendimiz hakkında... Oluşan o toplam imajı, kendimizi ikna ettiğimiz, inandırdığımız, duygusal ihtiyaçlarımıza karşılık gelecek şekilde inşa ettiğimiz tartışmalı bir görünüm olarak değil, kendimizle birlikte herkes için veri kabul edilen bir gerçeklik olarak görmeye meyyaliz daha çok. Bu durum, kendimiz hakkında çok olumlu kanaatlere sahip olup insanlığımızı yüceltsek de böyle, kendimizi hiç adam yerine koymayıp yerden yere vuruyor olsak da böyle. Nihayetinde duygularımız hep işin içinde... Bu hepimizin iyi kötü saklı tuttuğumuz bir kabul; insanların bizi, bizim kendimizi gördüğümüz, bildiğimiz gibi görüp bildiklerine inanıyoruz, inanmak istiyoruz. Oysa neredeyse imkansız bir şey bu... Hiç kimse bize bizim gözümüzle, bizim ömürlük duygusal birikimimizle, sertlik ve yumuşaklığımızla bakmıyor aslında, bakamaz da zaten! Onlara göre biz, kendimizi gördüğümüz kişi değiliz, onların bizde gördüğü şeylerden ortaya çıkan bir başka toplama kişiliğiz.

 

Luigi Pirandello, ‘Biri, Hiçbiri, Binlercesi’ ismini verdiği kitabında aynayı insanın yüzüne tutuyor: “Dürüst olun: Kendinizi hayatınızı yaşarken görmek isteği aklınızdan hiç geçmemiş olamaz. Kendiniz için yaşamayı bekliyor ve başkalarının gözünde nasıl biri olabileceğiniz düşüncesini aklınıza getirmemekle iyi de yapıyorsunuz; gel gelelim bu, başkalarının sizinle ilgili yargıları umurunuzda olmadığından değil, aksine bunu çok önemsediğiniz ve de başkalarının dışarıdan sizin kendinizi gördüğünüz gibi algıladığı şeklinde mutlu bir yanılsama içinde olduğunuzdan”

 

Başkalarının gözündeki görünümümüz, bizim kendimiz hakkında inandığımız şeylerin sosyal alanda kaçınılmaz olarak bir yanılsamaya dönüşmesine yol açıyor. Kimin daha doğru kişilik tespitleri yaptığının pek önemi yok bu noktada. Sosyal alanda başkalarının zihinlerinde ürettiği kişiyiz biz, başkalarının gözünden tanımlanan kişiliğiz. Dolayısıyla orada varlık kazanmayı çok kafamıza takıyorsak eğer; kendimiz hakkındaki kanaatlerimizi sorgu sual etmeden terk etmek, sosyal alanda kabul gören kurmaca kişiliğimizi giyinip onu yaşatmak zorundayız. Kendi kişiliğimizden toplumun biz olduğuna karar verdiği öteki ‘ben’e, öteki kişiliğe taşınmamız gerekiyor yani. Bu bizi toplum içinde gerçekliği elinden alınmış toplama bir kişilik, kendi içinde hiç kimse kılan bir şey! Sosyal alanda var olabilmek için, kendi gerçekliğimizde neredeyse tamamen yok olmamız gerekiyor. Buna uzun vadeye yayılmış bir insanlık buharlaşması, koptuğu çok sonra fark edilecek bir ‘kişilik kıyameti’ desek yanılmış olur muyuz?

 

Şu aydınlatıcı satırlar Fransız psikiyatr/psikanalist Marie France Hirigoyen›e ait: “Tüketime ve ekrana odaklanmış bir imaj ve bilgi toplumunda, birey ancak ötekinin bakışıyla ve ötekinin bakışı altında var oluyor.”

 

Bugün, bulduğu bütün araç ve yöntemlerle kendini başkalarına beğendirmenin yollarını arayan herkes, belki de attığı her adımı aslında kendi gerçekliğinden uzağa doğru atmış oluyor. Çünkü başkaları, bizim kendimizde bulduğumuz kişinin değil, kendi zihinlerinde kendi yaklaşımlarıyla oluşturdukları kişinin biz olduğumuza inanıyor, ancak onunla iletişim kurmaya yanaşıyor. Burada garip olan şey, bizim sırf onların iletişim alanında var olabilmek için, kendi kişiliğimizden onların tasarımı olan kişiliğe, yani kendimizden imitasyonumuza taşınmaya razı olmamız!

 

“Ben senin sandığın kişi değilim” dedi beyaz saçlı adam, “ben, artık neredeyse kim olduğunu unutmaya başladığım kişiyim!”

Google+ WhatsApp