Kendini söylemeyen hayatlar

Kendini söylemeyen hayatlar


“Bütün ömrümüzü, hakkımızda en ufak bir şey bilmeyen ama hakkımızdaki her şeyi bildiklerini iddia eden insanlarla birlikte geçiriyoruz” diyor Thomas Bernhard, ‘Kiler’ isimli kitabında. Katılıyor ve arttırıyorum: Bütün ömrümüzü hakkımızda en ufak bir şey bilmeden kendimize yabancı geçiriyoruz.

 

Bir şeyleri yazıyor gibi değiliz yaşarken, daha önce yazılmış şeylerin üstünden geçiyormuş gibiyiz. Sözlerimiz, duygularımız, düşünme biçimlerimiz, tepkilerimiz, yani yaptığımız hemen her şey rahatlıkla öngörülebilecek kadar ezbere dayalı... Programlanmış gibiyiz, ne olacağımız, neyi yaşayacağımız, kendimizi nelere açık, nelere tamamen kapalı tutacağımız önceden belirleniyor sanki. Hiçbir yerinde, hiçbir noktasında, hiçbir kısmında biraz olsun açığa çıkaramıyoruz kendimizi. Sadece başkalarına değil, kendimize de açamıyoruz içimizi. Hayat, kendi içinde insanı çoğaltan, zenginleştiren sürprizlerle doludur, kapılar kapıları açar insanlar için bilinmezliğe doğru. Biz dışarıda bırakıyoruz kafadan, sürprizlere açılan bütün ihtimalleri. Kapalı tutuyoruz hayatı tekdüzelikten çıkaracak bütün kapıları. Hal böyle olunca geriye bir kısırdöngü kalıyor hayat yerine. Aynı şeyleri, aynı şekilde, aynı duygu ve fikirlerle tekrarlayıp duruyoruz. Ezber büyüyememektir oysa, genişleyememek, çoğalamamak, enginleşememektir. Doyasıya, farkında olarak, idrakine ererek, tecrübe ederek yaşayamamaktır bir başka deyişle. Neden kabulleniyoruz peki bunu, herkesi birbirinin benzeri, hatta aynısı kılan bu kalıplara dökülmeyi? Neden gönüllüsü oluyoruz bu kısırdöngünün? Talim ede ede kanıksadığımız, tekrar ede ede inandırıldığımız birtakım fikirlerin dışına çıkacak cesareti gösteremediğimiz için. İnsanı, hayatı, geçmişi, geleceği, gerçeği ve yalanı modern zihniyetin çizdiği sınırların dışında düşünmeyi denemediğimiz için, ezberi, yani oyunu bozamadığımız için... Öyleyse şaşıracak bir şey yok; hayatı bir şeyi yazıyor gibi değil, yazılanın üstünden geçiyor gibi yaşıyor olmamızda. Bu bizim seçimimiz, gönüllü olarak vazgeçiyoruz bizler sadece bize ait olan kendi benzersiz hayatımızdan. Bizler tercih ediyoruz, herkesin yaşadığını onlardan farksız yaşamayı.

 

“Herkesin her zaman birtakım projeleri olmak zorunda. Boş zamandan azami yarar sağlanması gerekiyor. Planlanıyor bu zaman dilimi, çeşitli girişimlerde bulunmak için kullanılıyor, gezilerle, akla gelebilecek her türlü mekan ve gösteriye yapılan ziyaretlerle veya sadece mümkün olan en hızlı yolculuk türleriyle tıkış tıkış dolduruluyor. Düşünsel çalışmanın üstüne de düşüyor bütün bunların gölgesi. Rahatsız bir vicdanla yapılmakta bu çalışma, sanki daha önemli bir işten, sırf hayali olsa bile daha acil bir işten zaman çalınıyormuş gibi. Düşünsel çalışma, kendini kendi gözlerinde meşru kılabilmek için, büyük bir basınç altında ve zamana karşı yürütülen hummalı bir etkinlik havasına bürünmek, her türlü derin düşünüşü ve dolayısıyla kendini dışlayan bir çaba olmak zorunda” diyor Theodor W. Adorno, ‘Minima Moralia’ kitabında.

 

Bir türlü araya girip söyleyemediğimiz çok hayati bir söz gibi, çekip kendimizi kargaşanın içinden, gün yüzüne çıkaramıyoruz bir türlü.

 

“Fotoğraf çekilirken gülümseyen bütün o kederli yüzler” dedi beyaz saçlı adam, “hiçbir albümde olmayacak onlar!”

Google+ WhatsApp