Kendini biriktirmeyen insan

Kendini biriktirmeyen insan


 

 

 

“Zamanın insana yeni şeyler kattığını söylüyor bir çok kimse” diye geçirdi içinden, “ama bana daha çok her şeyi azaltıyormuş gibi geliyor!”

Her şeyi unutup geçmek kolaylaştı; hafızalarımızı teknik bir kaynakça gibi kullanıyoruz daha çok. Zamanın önüne kurulan barajlar suyu nasıl tutup dinlendiriyorsa, hafızalarımız da yaşadıklarımızı öyle tutup dinlendiriyor, berraklaşıncaya kadar filtre edip saklıyordu. Şimdi, pek öyle işlemiyor bu ilişki. Yaşadıklarımızı, yaşadıklarımızdan bir şeyleri içimizde biriktirmeyi bıraktık büyük ölçüde. O dinginlik, o sabır, o berraklık yok artık düşüncelerimizde. Her şey akıp gidiyor hızla. Ve geçmişin değerli parçalarını da sürükleyip götürüyor beraberinde. Neyin içinden geçtiğine dikkat kesilen, yaşadıklarından hatıralar derleyen, ayrıntılar biriktiren insanlar olmaktan uzaklaşıyoruz yavaş yavaş. Biriktirmeye değecek şeyler yaşıyor muyuz, o da ayrı konu! “Ne yapalım; artık böyle yaşanıyor, elden ne gelir!” deyip geçebilir miyiz? Çoğumuz öyle yapıyoruz ama bu hafızasızlık beklemediğimiz yerden çıkan sorular gibi kıyılarımıza vuruyor sık sık. Belki bir çoğumuzun farkında bile olmadığı bu hafızasızlık durumu, sebebini bilmediğimiz iç sıkıntıların pek çoğunun tetikleyicisi aslında. İnsanın yaşadıkları, o yaşadıklarının biriktiği yer olan hafızası, üstüne katlar çıkılan bir binanın temeli gibi... O yapının hayatın getireceği sarsıntılar karşısında ayakta kalması, orasından burasından çatlayıp yara almaması, yıkılıp bir enkaza dönmemesi o temelin ne kadar sağlam durduğuyla yakından ilgili... O temelin sağlamlığını gözetmediğimiz, bu konuda bir hassasiyet ve dikkat taşımadığımız için hayatın her sallantısında sarsılıyoruz içten içe.

“...bu dünyada hiçbir şey sürekli değil; bu nedenle de neşe, ikinci dakikada birincidekinden farklıdır; üçüncüde bir derece daha zayıflar, sonunda bütün bütün yok olur, eski durumumuza döneriz; suda genişleyen halkaların, sonunda suyun yüzeyiyle bir olup yitmesi gibi” diye yazmış ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’nin bir yerinde Nikolay Vasilyeviç Gogol.

İlk günlük tutan kimdir, günlük tutma ihtiyacı nasıl ortaya çıkmıştır dişe düşündünüz mü hiç? Muhtemel ki, kendi hikayemizin biz uzaklaştıkça silinmeye yüz tutan değerlerini kurtarmaya çalışmakla bir ilgisi var. Hayatın bir anının, anlarının içine dolan düşüncelerin, hissedişlerin, hayalden gelip geçen nice şeylerin kaydını tutabilmek, yakıcı unutkanlığın onları bizden almasına engel olabilmek için düşünülmüş çarelerden biri belki günlükler...

Bir de şunu düşünün; günlüğüne yazılacak hatırlanmaya değer bir şey bulunamayacak bir hayat ne hisseder?

“Sevdiğiniz birinin yüz hatlarını hatırlamaya çalıştığınızda geçmişten o denli çok hatıra canlanır ki o yüzü, gözyaşları arasından bakıyormuş gibi bulanık görürsünüz. Bunlar hayal gücünün gözyaşlarıdır” diyor Lev Tolstoy, ‘Çocukluğum’da.

Tedirgindi hep; üç noktanın üstünden sekerek sonraki cümleye geçtiğinde, bir önceki cümlenin silinip gideceği korkusunu daima içinde taşıyordu.

“Güneşin altındaki bir buz kalıbı gibi hayatımız” dedi beyaz saçlı adam kendi kendine, “damla damla eriyip gidiyor!”

 

 

Google+ WhatsApp