Kendimin gerisinde

Kendimin gerisinde


“Şunca yıl, kurduğum şunca cümle” diye geçirdi içinden, “kederle fark ettim ki beni kendime bile açıklamaya yetmiyor!”

İnsanla ilgili en çok lafın edildiği, irili ufaklı, koyulu açıklı en fazla yargının ortaya konduğu şu laf kalabalığı zamanlarında insan kaybolup gidiyor. Herhangi bir zeminde herhangi bir konuda insana dair bir tartışma başlığı açsanız, orası anında uzmanların, bilirkişilerin, kerameti kendinden menkul yargı heveslileriyle doluyor. İnsan sanki en iyi bildiğimiz şey, dibine kadar keşfettiğimiz bir deniz, en ucuna kadar gittiğimiz bir kıta, sonuna kadar gördüğümüz bir ufuk... Değil, meşhur söz hâlâ geçerli, insan bir meçhul! Şimdiki zamanlarda her zaman olduğundan daha da meçhul! Bunca fiyakalı laf, bunca köşeli yargı, bunca iddialı tespit, insanı anlamayı kolaylaştırmıyor, düğümlerini çözmüyor onun, kilitlerini açmıyor. Kabul etmek gerekir; bu kadar çok meseleyi çözmüşlük hissi, böylesine fazla bilgelik ezberi, bu kadar bold cümle insanı yakınlaştırmıyor bize, daha uzaklaştırıyor onu bizden. Herkesin insan derken kendinden, bir yakınından, tanıdığı birinden değil afaki, soyut, çemberin dışındaki birinden söz etmesi de bu yüzden.

Elias Canetti’nin ‘Körleşme’sinden tedirgin edici bir gelecek projeksiyonu: “Bir gün gelecek, kitle artık parçalanmaz olacak; belki önce bir ülkede başlayacak bu gelişme, sonra orayı çıkış noktası yapıp çevresinde ne varsa yutarak ilerleyecek; ta ki artık Ben, Sen, O kavramları değil, ama yalnızca kitle var olacağından, kitlenin varlığına ilişkin bütün kuşkular ortadan kalkana dek”

Pek çoğumuz adını koymakta isteksiz davrandığımız bir durağanlığın esiriyiz. Kendi iç akıntımızın peşinden koşmuyoruz pek. Muhtemel ki koşsak da yetişemeyeceğimiz endişesinden. Hayatımın bir yerlerinde edindiğimiz donuk kanaatlerle, kendimizi, hayatımızı, hayat içindeki konumumuzu, duygularımızı açıklamak için yollar bulmaya çalışıyoruz. Olmuyor tabii böyle, işlemiyor bu hesap, iflas ediyor bu plan; oradan oraya akıp duran, taşlara çarpa çarpa eskiyen, o eskilikten dersler çıkararak yenilenen, bazen bulanan ve bazen berraklaşan ama mutlaka değişen, dönüşen, başkalaşan insanlığımız karşısında. İnsanın kendi akışının yoldaşı olamaması ne kadar acı! Kendi yaşama heyecanının çok çok gerisinde kalması ne kadar hazin!

“Gençlikle yaşlılık arasında bir çekingenliğin hüküm sürmesi, hayatın tuhaf ve adeta acı verici yanlarından biriydi. Gençlik, yaşlılıktan çekiniyordu; çünkü onun vakarından kendi taptaze yaşam tarzına herhangi bir anlayış beklemiyordu; yaşlılıksa gençlikten çekiniyordu. Çünkü ona ruhunun en derinliklerinden hayranlık besliyor, ama bu hayranlığı istihza ve sahte bir tenezzülün arkasına saklamayı kendi vakarına borç biliyordu” diye yazmış Thomas Mann, ‘Aldanan Kadın’da.

Bize anlamak için çok okumak gerektiğini öğrettiler. Okumak, anlamayı kendine dert edinenler için yürünebilecek yollardan sadece biriydi oysa. Daha başka yollar da vardı ve orada başkalarının ifadeleriyle değil, doğrudan kendi duygu ve düşüncelerimizle ilerlemek gerekiyordu. Bunun da öncesinde, o arayışa samimiyetle yönelmek lazımdı. O yola çıkarken yeterince samimiyet göstermeyenler nice okudular, bir arpa boyu yol gidemediler. Niceleri de aradıklarını hiç kitaplardan okumadılar ama fersah fersah yol aldılar. Meseleyi bilmekle karıştırdık çoğu zaman, bilmek için yetecek azık, aramaya çıkanların yolculuğuna yetmezdi ve yetmedi.

“Garip ama gerçek” dedi beyaz saçlı adam, “insan hakkında söylenmiş sözleri artık hiç bir insan üstüne almıyor!”

Google+ WhatsApp