Kaygılar makul lakin tedbirler ölçüsüz

Kaygılar makul lakin tedbirler ölçüsüz


Ne Meclis’te ne de kamuoyunda doğru düzgün tartışılamayan Yeni İnfaz Kanunu’nun Resmi Gazete’de yayınlanıp yürürlüğe girmesiyle beraber cezaevlerinden tahliyeler başladı. Açık ve kapalı cezaevlerinden yaklaşık 90 bin kişinin yeni düzenlemeden faydalanacağı öngörülüyor. Bu düzenlemenin adalete ne derece uygun olduğu, eşitlik ilkesini gözetip gözetmediği ve tahliye edilenlerin ıslah olup topluma uyum mu sağlayacağı yoksa benzer bir suçtan tekrar cezaevine mi gireceği ciddi bir tartışma konusudur.

Tahliye olan tutuklu ve hükümlülerin sevincini kıskanacak veya ailelerinin heyecanını sabote edecek değiliz elbette. Ancak bu düzenlemenin hukuka uygunluk derecesini de siyasal ve toplumsal bedellerini de tartışmaksızın hayırlı bir mesafe kat edemeyiz. Her duruma göre tezahürat yapmayı karakter edinmiş bir takım trollere, amigolara bakarak infaz düzenlemesinin kamuoyunda tam destek bulduğu, tahliye edilenlerin “içeride hatalarıyla yüzleşip ders çıkardığı” filan gibi düpedüz reklam kokan ısmarlama yorumlara sakın aldanmayalım. 

Tahliye Edilenler ve Bekleyenler

Mutlaka düzenlemeden memnun olan önemli bir kesim var fakat meşru beklentileri karşılık bulmadığı için azımsanamayacak oranda bir kesim de öfkeyle burnundan soluyor. Türlü suçlardan tahliye edilenler için devletin bir ıslah, rehabilitasyon veya istihdam politikası var mı? Bırakın somut düzenlemeleri adı bile telaffuz edilmeyen bir takım şeyler bunlar. Zannediliyor ki 90 bin kişiyi tahliye edip cezaevlerindeki sıkışıklığı bir nebze hafifletince, corona virüs tehdidine karşı infaz kurumlarında kısmi bir tedbir alınca toplum şehirlerde, köylerde sıkıntı çekmeden düzenini devam ettirecek. Temenniden öteye geçemeyecek bir bakış açısı.

Korona virüs gölgesinde kalan yeni infaz düzenlemesi gibi başka bir konu daha var: Yönetimine kayyım atanan Şehir Üniversitesi’ni kapatmaya matuf vakıf yükseköğretimine ilişkin yapılan kanuni düzenleme. Evet, torba pakete ilave edilen kanunda sadece adı Şehir olarak belirtilmeden ama Şehir’e mahsus tüm süreç özetlenerek vakıf üniversitelerinin hangi durumlarda faaliyet izninin kaldırılacağı, mülkiyet ve tesislerinin hangi kurumlara devredileceği filan sarih bir biçimde özetlendi. 

Hukuk mantığı açısından son derece tuhaf bir biçimde yolsuzluk veya suiistimal gibi hiçbir suç kaydı düşülmeden on yıl gibi bir zaman diliminde kendini ispatlamış bir üniversitenin varlığına borç gerekçesiyle kilit vurma hakkı tanınıyor devlete. Vergi ve imar afları, futbol kulüplerinin ağır borç ve vergilerini sihirli formüllerle erteleme, batık şirketleri kurtarma gibi yöntemleri çok sevip nerdeyse otomatiğe bağlayan bir devlet ve siyaset mantığı her vakıf üniversitesi için değil bir vakıf üniversitesine ilişkin yaptığı mezkûr kanuni düzenleme hiç de hukuk aşkından doğmuş gibi durmuyor. 

Şehir Üniversitesi’ni tarihe gömüp, mal varlığını şuraya, akademik kadro ve kütüphanesini filan yere devredince bilimsel sıçrama, ahlaki bir aydınlanma, teknolojik bir ilerleme mi kaydedilecek acaba? Yoksa beraber yola çıkılan ve uzun yıllar birlikte iş yapılan en yakın kadrolara aman vermeyerek, nefes borularını keserek, etraflarını boşaltarak bugün rakip durumuna düşenler tasfiye edilerek siyasette tartışılmaz bir kudret mi temerküz edilmiş olacak? Tarih, öfkeyle kalkıp da zararla oturmayan bir kişiyi, cemaati, devleti kaydetmedi henüz.

Tahrik ve Tahrip Eden Amigolar

90’lı yılların depresif iklimini temsil eden mafya liderlerinin, tedbirsizlik sebebiyle çoklu ölümlere sebebiyet verenlerin, rüşvet ve iltimastan, evrakta sahtecilikten, gasptan, hırsızlıktan ceza alanların tahliye edildiği bir düzenleme yapıldı. Aynı vasatta cebir ve şiddete hiç başvurmamış on binlerce insan ‘iltisak’ gibi ucu bucağı belirsiz tanımlar üzerinden terör suçundan cezaevlerinde tutulunca adalet mi tesis olunacak? Açıkça söyleyelim: Sürekli bir biçimde tekrarlanan “FETÖ’cülere, PKK’lılara, İŞİD’çilere mi af istiyorsunuz?” söylemi devlete egemen olması gereken adalet duygusunu da eşit muamele sorumluluğunu da toplumu kazanma ve kaynaştırma görevini de imha etmektedir. 

FETÖ, PKK veya İŞİD’le mücadelede 28 Şubat darbesi başta olmak üzere askeri vesayeti en kirli-karanlık yöntemlerle temsil etmiş kişi, kurum ve söylemleri kılavuz edinmek korkunç bir bataklığa sürüklenmeye razı olmak demektir. Bu mantık Ergenekon, Balyoz, 27 Nisan e-muhtıra süreçlerini kahramanlık destanı olarak pazarlayan bürokratik oligarşinin organik bir parçasıdır ve dost edinenleri, kılavuz edinenleri sadece onulmaz bir felakete sürükler. Makul olan kaygıları giderici ölçülü tedbirlere ihtiyaç var. İnfaz düzenlemesinin toplumsal sancıları tetiklemesine fırsat verilemeden, yeni infaz kanunu Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilmeden cesaretle ama adaleti ve merhameti merkeze alan yeni bir düzenleme için Meclis yeniden inisiyatif almalıdır. 

Corona hadisesinin korku ve belirsizliği arttırdığı, geleceğe ilişkin kaygıları büyüttükçe büyüttüğü bir süreçteyiz. Yalan ve iftirayla, kara-propaganda ve provokasyonla, toplumu kin ve nefretle düşmanlığa tahrikle mücadele ederken bürokratik oligarşinin artıklarına, Fetö itirafçılarına, amigoluk ve trollük yaparak geçinen kıblesizlere değil hukukun evrensel ilkelerine, adaletin teskin ve imar edici gücüne dayanmaktan daha garanti bir yöntem yoktur.

Google+ WhatsApp