Katılım Bankaları Kanunu

Katılım Bankaları Kanunu


Cumhurbaşkanlığı Finans Ofisi ve BDDK tarafından Katılım Bankaları Kanunu, daha doğrusu “faizsiz finans kanunu ” üzerinde çalışma yapıldığını öğrenince sevindim.

 

Yıllar geçtikçe toplumda kabul ve iş gören Katılım Bankalarının ne yazık ki, bir kanunları yok. Mevcut bankalar kanununda iğreti bir maddede, kredi olmadığı halde “yapılan işlerin kredi sayılması” ifadesi de birçok sıkıntıya sebep oluyor.

 

Böyle bir kanun üzerinde, içinde bulunduğum heyetler de birçok çalışma yapmıştı. İş geliyor, murabaha dediğimiz “bankanın malı peşin alıp vadeli satması” işleminde bankanın da fatura kesmesi, tapu ve tescil yaptırması mecburiyetinin yüklediği zorluk ve mali külfete dayanıyor, bu aşılamadığından çalışmalar bir türlü sonuçlanamıyordu; çünkü katılım bankalarının başta ortaklık olmak üzere leasing, sukuk gibi birçok işlemi ve faizsiz bankacılık hizmetleri olmakla beraber murabaha büyük yekün tutuyordu.

 

Diyeceksiniz ki, “Varsın bankalar da satın alıp hemen satmasına rağmen fatura ve diğer işlemleri de yapsın efendim!”

 

Siz oturduğunuz yerden bunu diyebilirsiniz de uygulamada bunun, sürdürülebilir bir mecburiyet olmadığını uygulamacılar bilirler.

 

Katılım bankalarında alım satım işlemi “mesela bir daire satın almak isteyen müşteriye bankanın, daireyi banka adına satın alıp hemen akabinde bankadan satın alması, bunun için de müşteriye bankanın vekâlet vermesi” şeklinde icra ediliyor. Müşteri zaten alacağı daireyi görüyor, beğeniyor, ilk alıcı olan bankanın mülkiyetinde gereğinden fazla kalmasını istemiyor, bu sebeple dairenin önce bankaya tapulanması, neredeyse aynı gün takip eden saatte müşteriye tapulanması abesle iştigal oluyor, birçok gereksiz külfet çıkarıyor.

 

Çalışmayı yapanların lütfettikleri bilgi notunda bazı zorluklara işaret edilirken şu ifadeye de yer verilmiştir:

 

“…Diğer önemli bir husus da mevcut sistemin verimli bir şekilde işleyişini devam ettirebilmesi için ek vergi maliyetlerinin çıkmaması mevcut murabahada Devletin menfaati ne miktar ise onun baki kalması, banka ve müşteriye ilave vergi yükü çıkmamasıdır.”

 

Peki, banka, müşterisine satmak üzere satın aldığı daireyi önce kendine tapulamazsa, satın aldığı malın faturasını kendine kestirmezse… nasıl satın almış olur?

 

Fıkha (İslâm Hukukuna) göre akdin sahih olarak kurulmasının şartları arasında tapu, tescil ve fatura yoktur. Akdin tarafları, alım satımı meşru olan bir mevzu (mahal) üzerinde anlaşıp “aldım-sattım” deyince (yani icab ve kabul gerçekleşince) akit kurulmuş olur. Banka, müşteriye “Daireye bak, böylece beğenirsen al, sonradan ortaya çıkacak kusurdan (ayıptan) sorumlu değilim” derse, sorumlu da olmaz.

 

Bu kurallar çerçevesinde katılım bankaları, murabaha yaparken satın aldığı malın faturasını, satacağı müşterinin adına kestirebilirler. Kendi satımlarını da tapu, tescil, fatura külfeti olmaksızın sözlü veya -müşteri ile banka arasında- yazışma ile yapabilirler.

 

Bu, farklı bir alım-satım olduğu için mevcut kanunlara göre de istisnalar arasına alınabilir.

 

Banka, malı sattıktan sonra “malın kusurlu çıkması” problemi, yukarıda ifade ettiğim kurala göre çözülebilir. Mecelle’de bu kural, şu maddelerde açıkça ifadesini bulmuştur:

 

Madde 342:

 

“Bâyi’ bir malı, her ayb da’vâsından zimmeti berî olmak şartıyla sattıkda, müşteri için hıyâr-ı ayb yoktur.”

 

Madde 343:

 

“Müşteri bir malı, “her aybıyla makbulümdür” diye iştirâ eylerse, artık anda ayb da’vâsına salâhiyeti yoktur.”

 

Meselâ, müşteri bir hayvanı “kör, topal, çürük, çarık her ne ise makbulümdür” diye satın alsa, artık “ayb-ı kadîmi var imiş” diye reddedemez.

 

Hâsılı “Şeriatta çare tükenmez”. İş nerede tıkanırsa onu aşmanın çaresi fıkıhta vardır, bulunur.

 

Bir an önce çalışmanın bitirilip Meclis’e sunulması ve kanunlaşması hasretli beklentimizdir.

Google+ WhatsApp