Kamualem ne diyor, ne yiyor?

Kamualem ne diyor, ne yiyor?


“Bugünlerde neler okuyorsun?” diye sordu telefonunun ekranında sıraya dizilmiş çok satılan kitaplara göz gezdirenlerden biri. “Herkesin okuduklarını” diye cevapladı diğeri.

 

Çok satanlar çok satmaya, herkes herkesin okuduklarını okumaya, herkes herkesin anladığı gibi anlamaya devam ediyordu. Bir şeyin çok satmasını sağlayan ilk fikirler kimlerden çıktı, bunun cevabını arayan yoktu. Çok satanların kitapçı raflarında, online listelerinde ve aslında zihinlerde de yeri zaten belliydi. Çok satan bir şey çok satmayı haklı kılacak isabette fikirlerden kurulduysa elbette mesele yoktu, hatta belki iyi bir şeydi bu. Ama çok satan şey, isabette kusur ettiyse, gerçeği ıskaladıysa, maniple etti ya da dönüştürdüyse, orasından burasından çarpıttıysa, zihinlere ve kalplere yalanı gerçek diye okuttuysa, çok satanları okuyan, alan, benimseyen herkes sahada maç devam ederken topluca taca çıkmış oluyordu. Zihnen ve kalben, gerçeğin dünyasından, yalanın dünyasına doğru dramatik bir toplu göç yaşanıyordu. Kültürün, belli bir kültürce esir alınışı, ele geçirilişi, belli maksatlara matuf olarak yeniden kalıba dökülüşüdür bu!

 

“Kültür endüstrisi, müşterileri tarafından yönlendirildiğine ve onlara kendi istedikleri şeyleri sunduğuna yeminle inandırmaya çalışır bizi. Ama özerk olduğunu kesinlikle yadsır ve kurbanlarını yargıç ilan ederken, özerk sanatın bütün aşırılıklarını kendi örtülü otokratlığıyla fersah fersah geride bırakır. Kültür endüstrisinin yaptığı, müşterilerinin tepkilerine uyarlanmaktan çok, onları kalpazanca imal etmektedir” diye yazmış Theodor W. Adorno, ‘Minima Moralia’ kitabında.

 

Medyatik ortamlarda ilgimizi çeken, bir ucundan tutup peşine takıldığımız, konuşa konuşa hayat gündemimizde kendilerine hatırı sayılır yer açtığımız konu, mesele, kişi ve durumlara ilişkin bir sorgulama içinde miyiz? Bütün bunları hayatımıza, zihnimize, duygularımıza katarken, her biri ile ilgili kanı ve sanılarımızı, birçok başka şeyi etkileyen beğeni ya da tepkilere dönüştürürken zihinlerimizde ve kalplerimizde herhangi bir temkin filtresi bulunduruyor muyuz? Yoksa, ‘kamualem’den gelen her şeye, herkes yapıyor, herkes bakıyor, herkes izliyor, herkes konuşup tartışıyor diyerek kapılarımızı sonuna kadar açıyor, tedbiri, dikkati, denetimi elden tamamen bırakıyor muyuz?

 

“Kültür endüstrisi kitlesel yönlendirme ve aldatmanın temel bir biçimi olarak görülür; burada, bütün kültür biçimleri sadece insanlık durumu hakkında nitel bir ifadeden, toplumsal eleştiriden yoksun bir eğlence tarzına ve reklamcılık sektörü aracılığıyla yeni bir tüketiciyi kontrol etme biçimine dönüştürür” diyor Martin Slattery, ‘Sosyolojide Temel Fikirler’ isimli eserinde.

 

Zihnimizde dolanıp duran fikirleri, yerli yerine oturduğunu sandığımız kanaatleri, oluşturduğumuzu sandığımız tespit ve yargıları, irili ufaklı beğeni ve vetoları aslında kültür endüstrisinin devasa fabrikasının imalatları arasından kendimize devşiriyoruz. Özgür fikirler için, özgün kişilikler gerekiyor ki, pek öyle bir şey kalmadı günümüzün dünyasında. Fikir belirttiğimizi düşünerek söylediğimiz şeyleri pek çoğunda biz aslında kültür endüstrisinin gönüllü sözcülüğünü yapmış oluyor, standardize edilmiş söz kalıplarının dublajını gerçekleştiriyoruz.

 

Bir an; “Kendimizden soyunup giyindiğimiz seri üretim kıyafetler gibiyiz” diye bozdu içinin sessizliğini beyaz saçlı adam.

Google+ WhatsApp