Jeopolitik Türbülans ve Batı’nın Güvenlik Mimarisi

Jeopolitik Türbülans ve Batı’nın Güvenlik Mimarisi


Avrupa Birliği açısından Rusya’nın işgal veya yeni bir parçalama stratejisiyle Ukrayna’ya yönelik askeri kuşatması çok yönlü bir krize dönüşmüş durumda. Hatta öylesine derin bir krize işaret ediyor ki, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josef Borrell kendileri açısından durumun vahametini şöyle izah ediyor: “Soğuk Savaş’tan sonra Avrupa güvenliği açısından en tehlikeli dönemden geçiyoruz.” Üstelik Borrell bu tehdit algısı ve kaygısını Amerikan Dışişleri bakanı Antony Blinken’le yaptığı görüşmenin ardından düzenlenen basın açıklamasında dile getirdi. ABD ve AB Enerji Konseyi Bakanlar Toplantısı kapsamında Washington’da temaslarını sürdüren Borrell’in söylemleri AB’nin giderek artan ABD-Rusya gerilimindeki sıkışmışlığının hangi alanlarda ve ne oranda olduğuna dair önemli göstergeler de içeriyor.

 

Türkiye’de doğalgaz, elektrik ve benzin-dizel fiyatlarındaki artışın toplumu ciddi bir biçimde sarstığı bir vasatta haliyle siyaset de siyaset-toplum ilişkileri de can sıkıcı bir biçimde gerilmiş durumda. Muhakkak ki doğalgaz, elektrik ve benzin-dizel fiyatlarına arka arkaya gelen zamlar da bazı yanlış siyasi kararların, plansız kimi yatırımların da önemli oranda payı vardır. Geciken ve eksik kalan yatırımlar, enerji kaynaklarının gereğince çeşitlendirilememesi, israf ve tüketim ekonomisi gibi meseleler üzerinde ciddi ciddi muhasebe yapmak gerekiyor. Fakat meselenin bölgesel ve küresel boyutlarını, yıkıcı boyutlara ulaşan askeri ve stratejik rekabetten kaynaklanan yönlerini de görmezden gelemeyiz. Fakat bu görme ve gösterme biçimi basit ideolojik propagandalara, vesvese ve panik havasını kışkırtan ancak makul ve yapıcı olmaktan tümüyle uzak komplo teorilerine hiç tevessül etmeden objektif ve güven telkin edici bir duruşa dayanması gerekiyor. İnkâr yoluna sapmak veya artık iyice karikatürleşmiş “dış güçler-algı operasyonu” gibi tevil yollarına girişmek defalarca tecrübe edildiği üzere çok fena sonuçlar doğuruyor.

 

Tekrar Blinken-Borrell arasında gerçekleşen temaslara dönecek olursak enerji tedariki hususunda yaşanan krize dair Borrell’in ifadeleriyle şöylesi bir durum çıkıyor karşımıza: “AB’deki enerji fiyatları bir yıl önceye göre 6 ile 10 kat arasında arttı. Bunun tüketicilerin ve ekonominin rekabetçiliği üzerinde çok etkisi var.” Borrell’in Avrupa Birliği’ndeki enerji fiyatları hususunda sarf ettiği cümle % 600 ile % 1.000 arasında fiyatların yükseldiğini ifade ediyor. Bu % 600 ile % 1.000 arasında artan doğalgaz ve elektrik fiyatlarına dikkat çekerken Türkiye’deki makul olduğunu veya önemsiz bir artış olduğunu ima ediyor değiliz elbette. Toplumun geniş kesimlerinin, esnaf ve çiftçinin veya sanayicinin mevcut artışları kaldırabilme kapasitesi AB ülkeleriyle kıyaslanabilecek durumda değil, bu durum aşikâr. Enerjinin ihtiyaç kadar kesintisizi bir biçimde tedariki kadar kesilen faturaların ödenebilecek miktara tekabül etmesi gerekiyor. Aksi durumda tedarik de tek başına bir işe yaramayacak ve faturası ödenemeyecek enerji kendiliğinde üretimi dolayısıyla da hayatı durgunluğa, durmaya doğru sürükleyecektir. Enerji krizini hükümet çok iyi yönetmek, dengeli ve sürdürülebilir destek politikaları bu kriz iyice derinleşmeden hayata geçirilmelidir.

 

Enerji krizi neden derinleşiyor? Rusya, Sovyetler Birliği dönemindeki hegemonyasını hortlatmanın yani eski egemenlik alanlarına daha güçlü bir biçimde dönmenin peşinde. Bugün AB Yüksek temsilcisi Borrell “Rusya, Avrupa’ya sağladığı önemli enerji tedarikini jeopolitik kazanımlar için bir etki aracı olarak kullanma hususunda tereddüt etmiyor” derken isabetli bir tahlil yapıyor. Fakat “Rusya’nın sebep olduğu jeopolitik türbülans”ın artan etkisi bu dönemde Berlin, Paris, Brüksel, Zürih hatta Madrid kapılarına kadar dayanmışsa bu süreçte AB ve ABD’nin ağır bir sorumluluğu olduğu da unutulmamalıdır. Henüz dağılma sürecindeyken SSCB zırhlı birlikleri marifetiyle Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgal etmesini destekledikleri dönemde başladı bu ağır sorumluluk. Çeçenistan’ı harabeye çeviren Rusya karşısında “radikal İslamcılarla mücadele ediyor, ezmekte haklı tabi” diye memnuniyetle seyirci kaldılar çünkü. Suriye’nin yakılıp yıkıldığı, 10 milyondan fazla insanın muhacir pozisyonuna düşürüldüğü korkunç bir vasatta ne AB’nin ne de ABD’nin gözü PKK-PYD’ye kurdurulacak garnizon devletten başkasını görüyordu. 

 

Rusya’nın yanına katılan Şii-Fars İran hegemonyasının önünü açıp İslam coğrafyası barbarca talan edilirken Batı siyaset, sermayesi ve medyası “radikal İslamcılık eziliyor” diyerek bayram ediyordu. Arap Baharı dedikleri süreç tersine çevrilecek, Ege ve Akdeniz mülteci mezarlığına dönüştürülecek, Sisi ve Esed tipi kan dökücü despotik liderlerle İslam dünyası zapturapt altına alınacak ve böylece Avrupa Birliği ülkelerinin konforundan hiçbir şey eksilmeyecekti. Hatta bu süreçte AB ve ABD bloğunun küstah ve alaycı muameleler eşliğinde Türkiye’yi iyiden iyiye Rusya-Çin-İran bloğuna doğru iteklediğine de şahit oluyorduk. AB’nin kapısında bekletilecek, NATO’dan dışlanacak, iktisadi ve diplomatik açıdan sıkıştırılacak, askeri ve stratejik alanlarda kuşatılacak ve boyun eğmiş bir biçimde lejyoner gibi kullanılmaya rıza gösterecek veya Rusya’nın terbiye etme siyasetine terk edilecekti.

 

Avrupa ve Amerika bütün hesaplarını Rusya’nın İslam coğrafyasına tasallutu, Müslümanları kahretmesi üzerine yapmışlardı. Kırım’dan öteye işgal ve ilhak planı yapmaz, Donbas bölgesindeki terör faaliyetlerini daha ileriye taşımaz gibi sahte bir güven içindelerken Ukrayna’nın hemen tamamının işgaline yönelik hazırlıklarla uyandılar. Lakin Rusya’nın Belarus dahil Ukrayna sınırlarına yığdığı 140 bini aşkın askeriyle NATO içinde bir çatlamayı becerebilme kapasitesi dünden bugüne oluşup serpilmedi. Almanya ve Fransa’nın başını çektiği çekimser hatla Amerika, İngiltere ve Kanada’nın temsil ettiği NATO şemsiyesi altında Rusya’yı kuşatıp tecrit etme siyaseti uzlaşamadığı oranda Ukrayna bağlamında askeri tehditle enerji kesimi arasında sıkışan bir Batı dünyası göze çarpmakta. 

 

“Kırk katır mı, kırk satır mı?” ikilemi elbette tepeden tırnağa oportünist bağlamda Batı’ya bazı şeyleri anımsattı. Bir örnekle konumuzu bağlayalım. 18-20 Şubat’ta düzenlenecek Münih Güvenlik Konferansı öncesinde MGK Başkanı Wolfgang Ischinger DW Türkçe’ye yaptığı değerlendirmelerde “Türkiye aramızda kalmaya devam etmeli” dedikten sonra beklentilerini şu cümlelerle izah ediyordu: “Türkiye, Batı’nın güvenliği için çok önemli bir role sahip. Türkiye, İngiltere’nin AB’ye yaptığı gibi bizlere ‘hadi hoşça kalın’ demesin.” Batı’nın güvenlik mimarisi esaslı bir krizin eşiğinde görünüyor. Ancak “alavere-dalavere, Kürt Memet nöbete” mantığıyla Türkiye’yi gaza getirip bariyer gibi kullanma, lejyoner gibi cepheye sürme dönemleri çok geride kaldı. Afganistan, Irak, Suriye ve Yemen’i yakıp yıkan işgal süreçleri, Mısır ve Tunus’u despotizme teslim eden darbe süreçleri, Filistin’i yutan İsrail’e limitsiz destek barbarlığı, Türkiye’yi PKK ve FETÖ gibi örgütlerle ipotek altına alma çirkin siyaseti geldi geldi ve Batı’yı Rusya-Çin bloğu karşısında ağır bir zaafa, stratejik bir çaresizliğe düşürdü.

Google+ WhatsApp