İstanbul’un fâtihleri…

İstanbul’un fâtihleri…


Âdemoğlunun yaşadığı mekânlar hakkında geliştirdiği çok tuhaf “kavrayışlar” mevcuttur. Duygusal kanallar ve bağlar üzerinden şekillenir bunlar. Neticeten o mekânlar birer “şahsiyet” kazanır. İnsanlar da bu mekânsal şahsiyetlerle kurduğu duygusal bağlar temelinde kendi şahsiyetlerine bir şeyler katar. Elbette büyük ve târihsel şehirler bu işin zirve noktasını oluşturur. Çünkü şehirler insan mukadderâtının en “somut” ve en soyut taraflarını bir araya getirir. Şehir edebiyât ilişkisinin çok canlı ve velût olmasının da sırrı biraz da burada yatıyor olsa gerekir. Vatan elbette daha yüksek bir soyutlamadır. Gelin görün ki bu soyutlamayı somut karşılıklarına, ete kemiğe büründürmek, hayli ara işlem gerektiren zorlu bir iştir. Gelin görün ki, soyuttan somuta geçiş şehir hayatları için çok daha kolaydır. Bir yerde, bir soyut zâtiyet olarak şehir vardır; hemen yanıbaşında ise kolayca geçiş yapabileceğimiz kendi somut hayatlarımız. Onun için Pâris elbette Parislileriyle Pâris’tir. Bir o kadar da, Pârislilere, hattâ başşehirliğini yaptığı Fransa’ya rağmen Pâris’tir. New York da, Londra da, Roma da, Kâhire, İskenderiye de öyledir.

 

Evet, havası, suyu, yapıları, sokakları, meydanlarıyla Pâris, herbiri farklı şahsîyete sâhip, ona kızan, sitem eden veyâ ona âşık milyonlarca Pârislinin ortak paydası olarak çıkar karşımıza. Herkes şu veyâ bu şekilde kendi varlığını Pâris ile irtibatlandırarak anlatır. Lâkin bâzen, şehrin şahsiyeti ile sâkinlerinin şahsiyeti arasındaki irtibatlandırmada hangisi baskındır sorusunu sormaktan kendimi alıkoyamam. Şehre yüklediğimiz şahsiyet, kendi şahsiyet oluşturma gayretimizin işlevi midir; değilse şehrin şahsiyetinden kendi şahsiyet oluşturma süreçlerimizi mi besleriz? Hangisi baskındır? Bir yansıtma işi midir bu iş; değilse bir devşirme işi midir? Durkheim ilkel topluluk dinlerinin, tanrılara tapınmaktan çok topluluğun kendi kendisine tapınmasının yansıması olduğunu yazıyordu. Benzer ilke mekânlarla kurduğumuz ilişkide de geçerli olabilir mi? Pârisli’nin ağızındaki Pâris, acaba kendisi midir? Olduğu veyâ olmak isteyip de olamadığı?

 

Yukarıda sorduğum sorular sâkinlerinin şehir ile kurduğu mekânsal bağlamı da düşündürüyor? Soruyu şöyle de sorabiliriz: Şehirlerin neresinde yaşıyoruz? Üzerinde mi, içinde mi? Bu sorunun çok mühim olduğunu düşünüyorum. Haydi soruyu İstanbul’a getirelim. İstanbullular İstanbul’un neresinde yaşıyorlar veyâ yaşadıklarını hissediyorlar? Eğer ekseriyet için bu, “içinde” değil de “üzerinde” olmak mânâsına geliyorsa durum düşündürücüdür. Şehrin üzerinde yaşamak hissi, mekâna duyulan mes’uliyeti azaltan bir tesiri düşündürür. İstanbul’a yapılan hoyratlıkları düşündüğümüz zaman akla yakın olan ihtimâlin bu olduğunu düşünüyorum. İstanbul’un baş derdinin “sâkinsizlik” olduğunu da buna ilâve edebilirim. Şehrin sâkinleri ifâdesi, şehrin “içinde” yaşayanlar mânâsını düşündürür bana. Bir şehre yerleşmek tek başına o şehrin sakini olmayı anlatmaz. Doğrudan yerleşmenin niteliğine bakmak gerekir. İbn-i Hâldun’un asabiyye dediği ruh pekâlâ yerleşiklerin dünyâsında da kendisine yer bulabilir.

 

Aşağı yukarı son yetmiş sene zarfında İstanbul’un, gerek ulusal gerek uluslararası düzeyde, târihinde görülmediği nispette büyük bir demografik baskı altına girdiğini biliyoruz. İstanbul’un yeni nüfusları, ”taşı toprağı altın olan şehir” olarak baktılar ona. Eleştirmek, küçümsemek için söylemiyorum, ama bu bakışın altında son derecede talancı bir beklentinin yattığını kabûl etmeliyiz. Fakirlikten servet biriktirmeye giden sayısız fırsatın yattığı kaotik, anomi yüklü bir şehir oldu İstanbul. Ümran tarafı ezildi. Bu ezilmişliği, İstanbul’un bir tüketim şehri olarak yükselişinde daha rahat izleyebiliyoruz. İstanbul yeni nesillere bir “fetih” beldesi olarak anlatıldı. Hâlâ da öyle. Bu dâima kaba bir mülkiyetçilik tartışmasını da berâberinde getirdi. Askerî fetih başarısıyla andık hep Fâtih’i. Hâlbuki en az bunun kadar, hattâ bundan daha mühimi Fâtih ve ardından gelenlerin İstanbul’u “şenlendirmesi”, “îmâr” etmesiydi. Hep “ele geçirme” hikâyeleri anlatıldı. İşin diğer tarafı hep eksik bırakıldı. Sâdece bir kaç mâbed için yapılan ucuz edebiyatlar dışında bir şey söylenmedi. Hatırı sayılır kısmının, üstelik milliyetçi mukaddesatçı idâreciler tarafından insafsızca yok edildiği dokuların hikâyesi hiç anlatılmadı. Her yeni “İstanbullu”, Fâtih imgesini çarpıtarak kendisine mâl etti. Şer Batılı güçlerin bir gün İstanbul’u Türklerin ve Müslümanların elinden alacağına dâir çeşitli komplo hikâyelerine rastladıkça çok şaşırıyorum. Elbette bu asla olmayacaktır. Teknik olarak imkânsız.. Onlar için geçmiş olsun. Ama mühim olan bu hikâyelerin bizde karşılık bulmasıdır. Demek ki hâlâ bu şehrin bize âit olduğundan emin olamıyoruz. Altı asırlık bir hâkimiyetin bir karşı fetih ile elimizden çıkabileceği varsayımıyla üretiliyor bu senaryolar. Demek ki feth ettiğimiz bir şehrin sâhibi olduğumuzdan emin olamıyoruz. Zihnimiz bize derinliklerinden bir şeyler hâkim olmanın sâhip olmanın garantisi olmadığını hatırlatıyor. Sâkini olamadığımız, içinde değil, üzerinde yaşadığımız, eğreti olarak tuttuğumuz bu şehrin kolayca elimizden kayabileceğinden endişe ediyoruz.

 

Sayın Merâl Akşener, Sayın İmamoğlu’nun seçim başarısını Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethine benzetti. Tabiî ki çok ucuz, yakışıksız bir benzetme. Çiftlik Bank’ın dolandırıcısını bile Fâtih’e benzetmişlerdi. Çok mu? Kızanlar oldu. Ama bence kızmayalım. Umumî bir hâl bu.. İstanbul’un o kadar çok fâtihi var ki… Hiçbir şehir bu kadar Fatih kaldırmaz…

Google+ WhatsApp