İsrafta kul hakkı vardır

İsrafta kul hakkı vardır


Yakın tarihte Duk’a Türklerini konu edinen bir belgesel izlemiştim ve kapitalist sistemin ulaşamadığı dağlarda nezih bir hayat süren bu insanların tutundukları iki husus dikkatimi çekmişti: İsrafa karşı hassasiyet ve şükür… Çocuklar ellerindeki kabı suya daldırıyor ve bir miktar su aldıktan sonra ırmağın dışına çıkıyor, ırmağı kirletmemek için ellerini dışarıda yıkıyorlardı. Dağların eteğinde büyük bir coşkuyla akan ırmak çocuğun elini değdirmesi ile kirlenecek değildi elbette ancak çocuğun aldığı terbiye bunu gerekli kılıyordu. Çocuğu rahatsızlanan anne dağların yamaçlarına çıkıyor ve buram buram kokan ada çayından sadece ihtiyacı kadarını alıyor ve Allah’a bahşettiği nimetler için şükrediyordu. Bünyesinde onlarca canlıyı barındıran o yüce dağlar için devşirilen şifalı otların, ada çayının miktarının hiç önemi yoktu elbette ama anne rekabet ve biriktirmek gibi bir alışkanlığa sahip değildi o yüzden ihtiyacı kadarını alıp dönüyordu çadırına.

 

Medeniyetlerin kurulduğu aktif mekânlar olarak bilinen kent yaşamı elbette önemlidir ancak siyasi, ekonomik ve kültürel kokuşmuşluk doğal olarak ilk önce kentleri etki altına alıyor ve aşağıya doğru yayılıyor. Nitekim bugün bütün dünyayı istila eden kapitalist küresel kuşatma sadece ahlâki kokuşmuşluğa neden olmadı, insanın, toprağın ve tüm canlıların hak sahibi olduğu ürünlerin genetiğini bozarak içinden çıkamayacağımız sorunlara neden oldu. İsraf, rekabet, biriktirme, göz açlığı gibi sorunlardan uzak, dingin ve huzurlu bir hayat yaşayan insanların safiyetine bakınca bir virüs gibi yayılan bu sistemin hayatımızdan neler alıp götürdüğünü biraz daha görebiliyoruz.

 

İslam, israfı haram kılmıştır ancak günümüzde tüketim kültürüne entegre olan Müslüman toplumlar israfı bir üstünlük, bir gösteriş vesilesi olarak algılamakta ve yaşam tarzı haline getirmekteler. Nitekim toplumumuzda eğitim, sağlık ve sosyal sorunlar sivil ve resmi kurumlar tarafından gündeme getirilirken, israfın getirdiği tahribatlara değinilmiyor. Çünkü israf sorun olarak değil bir variyet göstergesi olarak algılanıyor.

 

2021 BM Gıda İsraf Raporu’nda ülkemizin ilk sıralarda yer aldığı belirtiliyor. Söz konusu rapora göre israfın %61’i evlerde, %26’lık kısmı ise gıda hizmeti veren yerlerde meydana geldiği ifade ediliyor. Ne acıdır ki, erdemli bir şahsiyet oluşturamamış, kompleksli, taklitçi, gösterişi seven, tefekkür ve tedebbürden uzak bilinçsiz fertlerin kendilerini sahip oldukları ekonomik imkânlar üzerinde ifade etmeye çalışmaları çarpık bir bakış açısı doğurmuş ve israfın yaygınlaşmasına neden olmuştur.

 

Kapitalist kültürün hayatımızın her alanına sirayet ettiği bir süreçte fertler tüketim odaklı bir hayat tarzına evrilmiş ve bu durum küresel bir boyuta dönüşmüştür. Zira tüketim kültürü aşırı harcama ve israftan beslenir ve pazarcılar daha fazla mal satabilmek için israfı özendirirler. Sistem varlığını sürdürebilmek için insanları tüketime teşvik eder ve onlara ancak bu şekilde değerli olabileceklerini lanse ederek israfa teşvik eder. Kapitalist sistem fertleri ürettikleriyle değil tükettikleriyle değerlendirir ve onlara her şeyin en iyisine layıksınız, istediğiniz her şeye sahip olmalısınız düşüncesi empoze eder.

 

İsrafı haram kılan Rabbimiz insanı sahip olduğu variyetleri üzerinden değerlendirmez aksine onun bu imkânları nerede ve nasıl kullandığını dikkate alır ve göğsünde taşıdığı erdemler ekseninde bir değer biçer. Buna göre cömertlik ve paylaşım bir değerdir israf ise tahrifattır, zarardır. İsraf edilen her şeyde kulların hakkı vardır o yüzden sahibine huzur değil can sıkıntısı ve mutsuzluk getirir.

Google+ WhatsApp