İslâmı Tebliğin Dili

İslâmı Tebliğin Dili


Bir yaşam tarzının hayata geçirilmesi, o düşünceyi kabullenen insanlar tarafından yaşanarak görünür hale getirilmesi ve insanların kabullenmesi için anlaşılır bir dil ve doğru bir üslupla anlatılmaya ihtiyaç vardır. Bu nedenledir ki, dinin sahibi olan rabbimiz, ilk insana anlayacağı şekilde hitap ederek: “Dedik ki: «Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.” (Bakara 2/35)  O gün Âdeme yüklenen mükellefiyet bundan ibaretti. Ancak “Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onların gönlüne vesvese vererek şöyle dedi: «Rabbinizin sizi bu ağaçtan menetmesi melek olmanız veya burada temelli kalmanızı önlemek içindir.”  (Araf 7/20)   “Böylece onların yanılmalarını sağladı. Ağaçtan meyve tattıklarında kendilerine ayıp yerleri göründü, cennet yapraklarından ayıp yerlerini örtmeğe koyuldular. Rabbi onlara, «Ben sizi o ağaçtan menetmemiş miydim? Şeytanın size apaçık bir düşman olduğunu söylememiş miydim?»buyurdu.” (Araf 7/22

 

Buna rağmen ilk insan ilk hatasını yaparak rabbinin korumasını istediği sınırı aşmıştı. Ancak hatasını kabul edip Rabbinden mağfiret dileyen Âdem ve eşi, rabbi tarafından bağışlanmış kendi sulbünden gelenleri irşat için Âdemi elçi seçmişti. Allah Teâlâ bu sünnetini insanlık tarihi boyunca devam ettirmiş; her kavme kendi içinden onların dilini konuşan bir elçi göndermiştir. İnsanlar Allah’tan başkasına kulluk etmesinler diye:

 

“Kendilerine apaçık anlatabilsinler diye, her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik. Allah dilediğini/sapıklığı dileyeni saptırır ve dilediğini/ hidayeti dileyeni de doğru yola eriştirir; güçlü olan, Hâkim olan O’dur.” (İbrahim 14/4)

 

Burada elçilerin tebliğde izlemeleri gereken yöntem ve üslupla ilgili olarak Allah Teâlâ Musa ve Harun’a hitaben şöyle buyurmuştur: ““Firavun’a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı.” “Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar.” (Taha 20/43-44)

 

Burada zamanın Firavununa  “kavli leyin” ile hitap etmeleri istenmektedir. Kavli leyin üzerine çok söz söylenmiştir. Ancak burada ne anlama geldiği bellidir. Tebliğde bulunulan kimseyi aşağılamadan doğruları bütün açıklığı ile uygun bir üslupla anlatmak olduğu anlaşılmaktadır. İnsanın doğası değişmeyeceğine göre bu usul ve üslup her zaman ve zeminde geçerli bir yöntemdir. Muhatabın şahsiyetini rencide etmeden yanlışı ve doğruyu olduğu gibi anlatarak seçimi kendisine bırakmak ilahi adaletin tabiatıdır. Rabbimiz,  “Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.” (Bakara 2/256) buyurmuştur.

 

Elçiler topluma kendilerini takdim ederken hiçbir şeyi kendiliklerinden yapmadıklarını, kendilerinin de tüm insanlar gibi Allah Teâlâ’nın kulu olduklarını, sadece kendilerinin Allah tarafından seçilmiş bir elçi olarak görevlendirildiklerini ifade etmişlerdir. Çağrıyı şahıslarına değil alemlerin rabbi olan Allah adına yapmışlardır. İnsanlığın ikinci atası olarak nitelenen Nuh (AS) dan başlayarak seçilen elçiler aynen şöyle demişlerdir: “Kardeşleri Nuh onlara: ‘Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah’tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Artık Allah’tan sakının ve bana itaat edin’ dedi.” (Şuara 26/106-110) Bu ifadeleri aynı kelimelerle Hûd, Şuayb,Salih (as) ve tüm elçiler bir biçimde tekrar etmişlerdir.

 

Yine Muhammed (as) elçiliğini kabullenmek istemeyen Mekkeli hemşehrilerine: “Ayetlerimiz onlara açık açık okununca, bizimle karşılaşmayı ummayanlar, «Bize bundan başka bir Kuran getir veya bunu değiştir» dediler. De ki: «Onu kendiliğimden değiştiremem, ben ancak, bana vahyolunana uyarım. Ben Rabbime karşı gelirsem, o büyük günün azabına uğramaktan korkarım.»” “De ki: Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım, Allah da onu size bildirmezdi. Ben bundan önce bir ömür boyu içinizde bulunmuştum. Hâlâ anlamıyor musunuz/ hala akletmeyecek misiniz?” (Yunus 10/15-16)

 

Son nebinin elçilik görevini icra ederken izlemesi gereken usul ve üslup konusunda da rabbimiz şöyle buyurmuştur: (Resûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir. “ (Nahl 16/125)

 

Burada elçiye önerilen yöntem, Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağırmak. Bu iki kavram üzerinde yoğunlaşmamız gerekmektedir. Davette kastedilen hikmet nedir?  Güzel nasihat/öğüt nedir?

 

İnsan kazanmanın ve insanlar üzerinde etkili olmanın yolu, bu iki kavrama gereği gibi uymakla mümkün olacaktır. Hikmet çok çeşitli şekilde tanımlanan kavramlardan biridir. Bunun sebebi her konunun hikmetinin farklı olmasından kaynaklanıyor olabilir. Davette hikmet, muhatabın kabiliyet ve kapasitesine göre anlatılacak konuyu doğru tespit edip doğru zamanda uygun şekilde anlatabilmektir. Anlattığı konuyu bütün ayrıntıları ile ortaya koyarak muhatabın doğru anlamasına yardımcı olmaktır. Söylenen sözler verilen örnekler yerli yerinde ve konuyla alakalı olmalıdır. Tamamı hikmet olan Kur’an’ı kerim de rabbimiz hikmetli örnekler vermektedir:

 

“Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz bir su ile bitirdiğimiz bitkiler gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sayesinde gürleşip birbirine girer. Nihayet yeryüzü ziynetini takınıp, (rengârenk) süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde kudret sahibi olduklarını sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz ona emrimiz (âfetimiz) gelir de onu sanki dün yerinde yokmuş gibi biçilmiş bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek kavimler için ayetlerimizi böyle açıklıyoruz.” (yunus 10/24)

 

Yani sizler doğar büyür gelişirsiniz. Dünya nimetleri ile her imkâna kavuşursunuz ve tam gücünüzün kudretinizin doruğunda iken; her şeye sahibim dediğiniz bir anda birde bakarsınız ki benim emrim gelir, ecel sizi alıp götürür. Sanki “Ahmet Bey –Mehmet Bey” … hiç dünyaya gelmemiş yaşamamış gibi olur. İşte dünya hayatı, tüm yaratılmışlar için böyledir. Hatta dünya için bile! Şimdi bu örnekle verilen mesajı anlayın bilin de ona göre yaşayın demenin kısaltılmış hali bize bu örnekle hikmetli bir şekilde anlatılmıştır.

 

İnsanlar arası iletişim söz ile gerçekleşmektedir. Bu nedenle insanlar arası ilişkilerde sözün önemi büyüktür. Söz üzerine söylenmiş çok ata sözü, deyim ve kelamı kibar vardır. şair mısralarında sözün önemini şöyle dile getirmiş: “Söz ola kese savaşı. Söz ola kestire başı.  Söz ola ağulu aşı. Bal ile yağ ile bir söz.”  “Söz vardır iş bitirir. Söz vardır baş yitirir.”  “Söz vardır dağa çıkartır.” “Söz vardır dağdan indirir.”  “Tatlı söz dinletir. Tatsız söz esnetir.” “ Tatlı söz yılanı deliğinden çıkartır.” Daha bunun gibi sözün insan üzerindeki etkileri için söylenmiş nice sözler vardır. Rabbimiz Kur’an’ı kerimde Musa (as)’ı dönemin Firavununa gönderirken şöyle buyurmuştur:

 

“Sen ve kardeşin, ayetlerimle gidin; beni anmakta gevşek davranmayın.” “Firavun’a gidin, doğrusu o azmıştır.” “Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt dinler veya korkar.” (Taha 20/42-44)

 

Diğer bir ayette ise şöyle buyruluyor:

 

“Firavun’a git! Çünkü o çok azdı.” “De ki: Arınmayı ve seni Rabbimin yoluna iletmemi ister misin? Böylece ondan korkarsın.”(Naziat 9/17-19)

 

Yine bir başka defasında:

 

“Haydi, ona gidin de deyin ki: Biz, senin Rabbinin elçileriyiz. İsrail oğullarını hemen bizimle birlikte gönder; onlara eziyet etme! Biz, senin Rabbinden bir ayet getirdik. Kurtuluş, hidayete uyanlarındır.” (Taha 20/47)

 

Bu değişik hitapların nedeni değişik zaman dilimlerinde ve o günün ortamına göre verilmiş emirlerdir. Nitekim Muhammed(as) için de şöyle buyurmuştur:

 

“(Resûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir.” (Nahl 16/125)

 

Müminlerin nasıl davranacakları ile ilgili olarak da şöyle buyurmuştur:

 

“İnanan kullarıma söyle, en güzel şekilde konuşsunlar. Doğrusu şeytan aralarını bozmak ister. Şeytan şüphesiz insanın apaçık düşmanıdır.” (İsra 17/53)

 

Lokman (as) oğluna nasihat ederken; “Rahman’ın kulları yeryüzünde tevazu ile yürürler. Bilgisizler kendilerine takıldıkları zaman onlara “selam” der geçerler.” (Furkan 25/63)

 

Müminlerin genel karakteri ise: “Allah’a davet eden, salih amel işleyen ve: «Ben gerçekten Müslümanlardanım» diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?” “İyilik ve fenalık bir değildir. Ey inanan kişi: Sen, fenalığı en güzel şekilde sav; o zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dost gibi olduğunu görürsün.” (Fussılet 41/3-34)

 

Müşrik ve münafıklara karşı özellikle Resulün nasıl davranacağının rotası da şöyle çizilmiştir:

 

“Onlar Allah’ın, kalplerindekini bildiği kimselerdir; onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında tesirli söz söyle.” “Onların Allah’tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da bilmeyerek sınırı aşıp Allah’a sövmesinler. Biz, her ümmete yaptıkları işi böyle süslü gösterdik. Sonunda dönüşleri rabbinedir. O, onlara ne yaptıklarını haber verir.” (Enam 6/108)

 

Tebliğde izlenmesi gereken yöntemin ana ilkelerini tespitten sonra; bu gün bizler tüm insanlara karşı nasıl bir tavrın ve davranışın sahibi olmalıyız? Geçmişe bakıp geleceğimizi inşa etme noktasında sorumluluk, bu günü yaşayan ve ben de müminim diyen insanlara düşmektedir. Kur’an’ın çizdiği rotayı takip ederek insani ilişkilerimizde ve tebliğde yapıcı bir dil inşa etmemiz gerekmektedir. Cami vaizleri gibi cemaat hep suçlu hoca hep haklı imiş gibi veryansın makamından konuşmak ne anlatana ne de dinleyene bir şey kazandırmadığı bu güne kadar edindiğimiz acı tecrübeler ile sabittir. Cemaat camiye gelmekle; hoca da vaazını vermekle görevini yapmış oluyor o kadar. Müminler olarak; korkutan değil müjdeleyen, nefret ettiren değil sevdiren, dağıtan değil toparlayan, nefret eden değil insan olarak seven, küçümseyen değil değer veren, hep kendisi konuşan değil muhatabını da dinleyen doğrusunu takdir edip yanlışını usulünce dile getiren, muhatabını “sıkboğaz” etmeyip rahat bir konuşma ortamının oluşmasına gayret eden, her sohbetin sonunu güzel bağlayarak bir sonraki görüşmenin kapısını açık bırakıp ilişkilerin devamını sağlayan insanlar olmalıyız. Unutmayalım ki Allah’ın resulü cahiliye insanının hiç birini diğerinden ayırmadan hepsini muhatap alıyor, insan olarak, İslama aday olarak görüyor, Ciddiye alıyor ve konuşuyordu. Bizler de aynı şeyi yapmak durumundayız. Yargılamak hükmünü infaz etmek Allah’ın işidir. Bize düşen ise, hakkı apaçık tebliğ, İslamı dosdoğru temsildir. Biz bize düşeni yapalım inanıyoruz ki rabbimiz, gelecek günlerimiz için daha hayırlı sonuçlar halkedecektir inşaallah!..

Google+ WhatsApp