İslamcıların Dönüşümünün Tarihi Seyri

İslamcıların Dönüşümünün Tarihi Seyri


Son dönemde iktidarla hemhal olmuş İslamcıların, İslamcılık adına yazılan hangi makalesi vardır ki, dinin kurucu kavramlarına atıf yapmaktadır? Ve hangi İslamcı vardır ki makalesinde siyasi organizasyonun eylemlerini haram, helal, tagut, kafir, zalim, fasık… kavramlarına göre değerlendirmektedir?

 

Osmanlı modernleşmesinin resmi bir hüviyete bürünerek Tanzimat Fermanı ile başladığı ya da Tanzimat Fermanı’nın bir milat olarak kabulü söylenebilir. Elbette daha evveliyatı da vardır. Fakat modernleşmeyi bir mesele olarak ele alırsak Tanzimat’la birlikte değerlendirebiliriz. Aynı zamanda İslamcı cenahın ilk nesil olanları da bu tarihten sonra zuhur etmeye başlamıştır.

 

İslamcılık akımını ve İslamcıları âcizane bir tasnife tutmak gerekirse, üç nesilden bahsedebiliriz. Birinci nesil 19. yüzyılda ortaya çıkan Namık Kemal (1840-1888), Ziya Paşa (1829-1880), Ali Suavi (1839-1878) gibi isimler sayılabilir. İkinci nesil İslamcılar 20. yüzyıl başlarında II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte ortaya çıkmış olanlardır. İkinci nesil İslamcılardan da birkaçını sayacak olursak, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (1878–1942), Şeyhülislam Mustafa Sabri (1869–1954), Mehmed Akif (1873–1936), İskilipli Atıf Efendi (1875–1926), Eşref Edip (1882–1971), Said Nursi (1878–1960), Mehmed Fatin (1877-1955), Said Halim Paşa (1865–1921), Şeyhülislam Musa Kazım (1858–1920), Babanzade Ahmed Naim (1872–1934) ve daha birçok ismi sayabiliriz. Üçüncü nesil İslamcılar ise 21. yüzyılın başlarında zuhur etmiştir. 

 

İslamcıların üç neslinin de karakteristik özelliğinin, yeni bir gelenek oluşturarak, aynı geleneği takip etmekte oldukları söylenebilir. Birinci ve ikinci nesil İslamcıların her alanda ve sürekli yenilen, küçülen, yıkılacağı aşikâr olmaya başlayan bir devleti vardır. Avrupa’nın gizli niyeti, nihai anlamda Osmanlı’yı ortadan kaldırmaktır. Bu sebepten tek dişi kalmış canavar olarak her alanda sürekli üstlerine gelmektedir. İslamcıların bu hakikate rağmen, Avrupa’ya bakarak kendilerini tanımlamaları, kendileri olarak kalmaya çalışırken düşmanlarına benzemeleri kaçınılmaz sonuç olmuştur. Bir kurtuluş arayışının çabası sürerken onların bu tercihleri ister istemez kendi içinde tutarsızlıklarını, kendi içindeki fikri çatışmaları da gün yüzüne çıkarmıştır.

 

Değişen dünyaya ve hayat tarzına karşı bütüncül yeni bir arayış olarak ortaya çıkmaya çalışırken, kendisine karşı uyumsuzluğa doğru kaymayı, muhalifine karşı da uyumlu olmayı beraberinde getirmiştir. Bu uyumluluk hali onları sahip oldukları dini, ilmi, felsefi, kelami, siyasi, iktisadi geleneğinden koparmış, hiç gelmemeleri gereken eşiklere mecbur etmiştir. Yenilgilerin askeri, siyasi, iktisadi olması çok önemli bir etkendir. Lakin en baştaki yenilgi, modernleşen Batının felsefi ve oryantalist saldırıları karşısında kendine olan özgüveni kaybetmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Müslüman cenah, sahip olduğu dinin bu dünyada artık pek işe yarar bir şey olmadığını, dinin işlevsizleştiğini düşünmeye başlamıştır.

 

Batı dünyasının filozofları, oryantalist aktörleri bu işin farkındadır. Laikleşmenin ilk basamağı olan Batı tipi mekteplerle din–terakki, ilim–fen, bilgi–bilim, medrese–mektep, ulema–aydın, efendi–bey cephelerinden saldırmaktadır. Bu saldırılar karşısında bütün savunma cepheleri tahrif olan Müslümanlar şaşkınlık içinde ne yapacağını bilemez psikolojiyle bocalamaya başlamıştır. Durum hiçte iç açıcı değildir.

 

Tanzimat sonrası Batıya giden Osmanlı aydını, talebesi, bürokratları, seyyahları, tüccarları hiç tanımadıkları bir dünya ile yüz yüze gelirler. Yüzleştikleri bu yeni dünya ve hayat tarzı, kendi geleneklerine ve yaşam tarzlarına bakışlarını değiştirir. Batının mekanik medeniyeti karşısında aciz kaldıklarını görmeleri, sil baştan her şeyin yeniden düşünülmesi gerektiği inancını doğurur.

 

Batıya hayran kalanlar muteber bir ümmetin son döneminde itibarını yitirmiş fertleridir. Bu ruh halleri onları Batı karşısında uğranılan yenilgileri ve kaybedilen itibarlarını yeniden kazanmak için bir kurtuluş düşüncesi üretmek gerektiği inancına götürür. Lakin Müslüman oluşları, kendilerine Müslüman deyişleri ortaya bazı fıkhi problemler çıkarmaktadır. Bazı meseleler tartışılmaya başlanır. “Gavurlara benzemek caiz midir?”, “Din terakkiye mani midir?” “Biz neden geri kaldık?” “Din ile bilim çatışır mı?” “Fen mi Ulum mu?”…

 

Batının mekanik görkemi ile başı dönen Müslüman aydınlar, artık Batı gibi olmayı, Batı tarzı siyasi, iktisadi, hukuki, içtimai düzen kurmayı düşüncelerinde yeşertmeye başlamıştır. Aslında çok üzerinde durulmayan bu hadise, kendilerine olan özgüvenini kaybedenlerin, Batı karşısındaki çaresizliğini göstermektedir. Bu özgüven kaybı zihinleri öyle etkilemiştir ki, Müslümanlık düşüncesinde bir zamanlar fıkhi bir tabir olan “ehl-i küfür diyarı”, “Millet-i Muazzama, Millet-i Mütemeddine” olmuştur. Kanaatimizce İslamcı cenahın ilk zuhurundaki etken, “Düvel-i Muazzama, Millet-i Mütemeddine” karşısında devlet ve millet olarak kaybettikleri siyasi ve içtimai itibarı yenden tesis etme çabasıdır. Kaybedilen bu siyasi ve içtimai itibar her alanda Batıya bakarak kendilerini tanımlamak gibi bir hataya götürür. Bu çabanın en muazzam örneği ilk nesil İslamcılardan sayılan Namık Kemal, Ziya Paşa ve Ali Suavi’dir.

 

Müslüman bir Osmanlı aydını olarak Londra’da oturup, İngiliz aklıyla düşünerek ve İngilizlerin siyasi tecrübelerini sürekli gündeme getirerek Müslüman memlekete ayar vermektedir. Kendi kadim usulünden zamanını onaracak bilgiyi üretemeyen ve dünyanın gözünde itibarını kaybetmiş bir devletin tebaası olarak, Batıya bakarak kendini tanımlamakta ve hasmından gördüğü usulle yeni bir kurtuluş düşüncesi aramaktadır. Bu arayış kendilerine olan özgüven kaybının daha da derinleşmesine neden olmuştur. Düvel-i Muazzamanın (!) askeri, siyasi ve iktisadi alandaki üstünlüğü karşısında bocalayan İslamcıların ilk nesli, İngiliz gibi, Fransız gibi, İtalyan gibi düşünmektedir. Kendine olan özgüvenini kaybedenler, inandıkları dinin de pek işe yarar olmadığına, yıkılmaya yüz tutmuş devletlerinin de eski usulle ayağa kalkamayacağına kanaat getirmiştir.

 

Bu kanaat İslamcıları öyle bir yere getirmiştir ki İngiliz’in, Fransız’ın gözünde “Hasta Adam” olan Osmanlı, Namık Kemal’in gözünde de hasta adamdır. Hasta Adam adlı bir makale yazmaktan bile geri kalmaz. Düşünce yapılarına bakıldığında kendine ait olan ne varsa uzaklaşmak istemektedir. Yeni bir siyasi sistem arayışı içindedir. Bu siyasi sistem arayışını ne hikmet ise İngilizlerin siyasi yapılanmasında bulmaya çalışmaktadır. Önerdiği ise İngiliz Avam Kamarası tarzında bir meclis niteliğindedir. Meşvereti, meşrutiyet usulüne uygun olarak tanımlar. O’na göre İslam’da zaten meşrutiyet vardır. Yazdıklarından anlaşıldığına göre vatan sevdasıyla yanıp tutuşan, lakin modern Batının büyüsüne kapılmış su katılmamış bir modernisttir. Kaynaklara dönmeyi teklif ederken, esas itibarıyla İslam’ın özünde olmayan Batı tipi parlamentoyu savunur.

 

Ziya Paşa’nın da düşünce dünyası Namık Kemal gibidir. Ziya Paşa, devletin kökenini doğal hukukla açıklamıştır, ancak İslam’ın iyi uygulandığı dönemlerde, en iyi yönetim olarak kabul ettiği cumhuriyete uygun bir yapı sergilediği söyler. 

 

Ziya Paşa’nın Avrupa’da Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan makalelerinde hak, adalet, hukukun üstünlüğü ve eşitlik gibi çoğu Tanzimat Fermanı ile birlikte Osmanlı Devleti’nin gündemine giren konular üzerinde durduğu görülmektedir. Meşrutiyet hususunda Yeni Osmanlılar Cemiyeti mensubu arkadaşları Nâmık Kemal ile Ali Suavi’den pek farklı düşünmeyen Ziya Paşa, Raşit Halifeler devrini örnek göstermek suretiyle, Osmanlı Devleti yöneticilerinin meşveret usulüyle seçilmesinin İslâmî devlet geleneğinde mevcut olduğunu ileri sürerek, Batılı parlamenter rejime İslâmî bir kisve giydirme gayreti içerisine girer.

 

Ali Suavi de benzer düşüncelere sahiptir. Belki de Namık Kemal’den biraz daha modern düşünmektedir. Ali Suavi Paris’tedir ve Ulum Gazetesi’ni çıkarmaktadır. Onun da kendince bir kurtuluş arayışı vardır. Fakat bu arayış kendi memleketini ve kendi insanını yeniden ayağa kaldırmaktan ötedir. Batı hegemonyasını kırmayı Batı devletlerinin merkezlerinde aramaktadır. Hem de Batıya ait siyasi, iktisadi, hukuki, içtimai usullerle. Bu usuller ise modernleşen Avrupa’nın tanrıdan bağımsız usulleridir.

 

Batı dünyasının da sürekli üzerine gittiği hilafet meselesini tartışır. Peygamberin hilafet adı altında bir makam bırakmadığını ileri sürer. Ona göre hilâfet adıyla bir müessese mevcut değildir. İngilizler de aynı dönem denilebilecek zamanlarda “Hilafetin Kureyşliliği” meselesini gündeme getirmiştir. Ne olduğunu bilmediği hiç tanımadığı bir siyasi sistem olan demokrasiyi ele alır, halk egemenliğini ve eşitliği savunur. Zihnindeki İslami Devlet tasavvuru kaybolmuştur veya hiç yoktur. Devlet şekillerini üçe ayırır. Devlet şekli ya padişahlık, ya aristokrasi ya da demokratiktir. İslam’ın ilk başlangıcında devlet şeklinin demokrasi olduğunu ileri sürmektedir. Oysa kendisi İslami bilgilere sahip biri olarak daha farklı düşünmeliydi. 

 

İslamcılığın doğuşu olarak kabul edilen ve bizim de ilk nesil İslamcılar olarak adlandırdığımız ekibin, modern Batıya olan tutkusu tartışmadan uzaktır. Hayatın bütün alanlarında Batının felsefi temellerine dayanan yeni bir düşüncenin inşası için çabalamışlardır. Onların bu düşüncesi bütüncül bir vaziyet göstermektedir. Siyasi, iktisadi, hukuki, içtimai alanlarda Batıyı örnek almaları ve yeni dünyaya uyum sağlamaları gerektiğine inanmaktadırlar. Fakat bütün bunlara rağmen, İslam ile olan ünsiyetlerini de terk edemezler.

 

Bir yandan geçmişiyle iftihar ederlerken, diğer yandan geçmişlerini unutmaları ya da görmezden gelmeleri… Bir yandan Batı tasavvurunu dibine kadar savunurken, diğer yandan Batının siyasi, iktisadi, hukuki, içtimai kavram ve kurumlarına İslam gömleği giydirmeye çalışmaları, kendilerini içinden çıkılmaz bir anaforun ortasında bırakmıştır. Bir yandan memleketlerinde hüküm süren padişahlık – tek adamlık rejiminin baskısına isyan etmeleri fakat diğer taraftan kendi yaşadıkları dönemde Batının özellikle İslam Coğrafyalarında yaptığı katliamları, sömürüleri, tecavüzleri, ekini ve nesli ifsat etmelerini görmezden gelmeleri sağlıklı düşünmelerinin önüne geçmiştir. Hem Asrı Saadet’i savunmak, hem de Batı tipi modern parlamenter sistemi talep ederek onların siyasi ve hukuki yapısını Müslümanlaştırmaya çalışmaları yaşadıkları ikircikli durumlarını göstermektedir.

 

I. Meşrutiyet

Zamanla meşruti idarenin icrası için içeride ve dışarıda çabalar hızlandı. Meşruti idareyi ilan edeceğini ve bir anayasa hazırlayacağını vaat eden II. Abdülhamid saltanat koltuğuna oturdu. Meşrutiyet taraftarları Mithat Paşa’nın etrafında toplanmış, muhalifler de onların karşısında yer almıştı. Muhalifler parlamenter ve anayasal bir siyasi sisteme itiraz etmekteydi.

 

Müslüman bir ülkenin parlamentosunda Müslüman olmayan mebusların bulunabilmesinin İslamiyet’le bağını kuramıyorlardı. Hıristiyan mebusların yasama görevine katılmasıyla şer’i şerife aykırı yasaların da çıkacak olması yeni sistemde muhakkaktı. Bu durumu bir sapma olarak görüyorlar, bu sebepten anayasa ve parlamenter düzenin şeriat ile uzlaşmasının mümkün görmüyorlardı. Bu itirazların karşısında duran ilk nesil İslamcılar da, çeşitli tezlerle bu endişeleri bertaraf etmeye çabalamaktaydı.

 

Meşruti yönetimi meşveretle özdeşleştiren dönemin İslamcıları, parlamentoyu meşveret meclisi olarak tanımlamaktaydı. En çok tartışılan meselelerin başında da bu tanımlamanın şer’i olup olmadığı geldi. Zira Ali İmran Suresindeki “Onlarla müşavere et” ayetinin kapsamına gayrimüslimlerin girip giremeyeceği sıkıntı çıkarmaktaydı. İki yüz kişiye yakın toplanan istişare heyetinin asıl tartıştığı konu, bu ayeti nasıl tevil edecekleri ve nasıl yeniden yorumlayacaklarıydı. İlk iki toplantıda sonuç alınamadı. Üçüncü toplantıda ise muhalefet cephesi Mithat Paşa tarafından ikna edilerek, bu ayetin izahının içtihadi bir mesele olduğuna karar verildi. 

 

Meşrutiyet taraftarlarının ilk amacı politik alanda Avrupalı olmak, Avrupa benzeri bir siyasi sistem kurmak olarak görülmektedir. Politik alandaki değişimi talep edenlerin birçoğu Avrupa’da yaşamış, Avrupa’nın ilerlemesi karşısında büyülenmiş, fakat bir yandan da Müslümanlıktan vazgeçememiş aydınlardır. Çökmekte olan bir devleti, ancak Batıyı taklit etmekle kurtarabileceklerini ve uluslararası alanda kaybedilen itibarı bu şekilde kazanabileceklerini düşünmekteydiler. Bu düşünce onları düşmanına bakarak kendini tanımlamak gibi bir açmaza düşürmüştü. Hatta gerekli ıslahatlar yapılmaz ise, Batı dünyasının Osmanlı’ya müdahale edeceğini dahi ileri sürerek, kendi memleketlerini tehdit etmekten de geri durmadılar. 

 

I. Meşrutiyet ilan edilir, fakat olağanüstü denecek çeşitli iç ve dış sebeplerden dolayı ömrü fazla uzun sürmez. Meclis II. Abdülhamid tarafından süresiz olarak kapatılır. Birinci nesil İslamcıların çabaları Abdülhamid’in baskıcı siyaseti karşısında varlık gösteremez ve söner. 1908 Temmuzuna kadar Abdülhamid tek adam olarak devleti yönetir. Abdülhamid hiçbir muhalifine göz açtırmaz.

 

Abdülaziz’in ulema fetvasıyla tahttan indirilmesi, V. Murad’ın ulema fetvasıyla tahta çıkarılması, yine Murad’ın ulema fetvasıyla azledilmesi ve kendisinin ulema fetvasıyla tahta getirilmesi, Abdülhamid’in evhamlı karakterinde, ulemaya olan güvenin kaybolmasına neden olur. Abdülhamid bir gün kendisinin de akıbetinin böyle olabileceği ihtimalini sürekli aklında tutar ve dönemin ulemasına mesafeli durur. Abdülhamid’in amansız politikaları karşısında İlk nesil İslamcılar bütün çabalarına rağmen kurtuluş arayışlarına dair fikirlerini cari kılamazlar. Abdülhamid, iktidarı döneminde hiçbir muhalifine göz açtırmaz. İslamcılar Abdülhamid döneminde sükuta uğradılar. Ulemanın ve medreselerin itibar kaybı bu dönemde had safhaya çıkar. Abdülhamid baskı politikasını uygular iken, aynı zamanda bütün imkânlarıyla modernleşmeye hız verir.

 

İçeride İslamcılar sükut ederken, yurtdışına giden ve dışarıda muhalefetini sürdüren Batılı aydın tipleri, çeşitli neşriyatlarla seslerini duyurmaya ve Abdülhamid’i meşruti yönetime ikna ederek Kanun-i Esasi’yi uygulatmaya çalışırlar. İslamcılar Abdülhamid korkusundan ne kadar suskun ise, dışarıdaki laikler o derece aktiftir. Abdülhamid medrese talebelerini İstanbul dışına çıkarmış, birçok ilmiye mensubunun evlerini basmış, kitaplarını fırınlarda yakmıştır. Padişah’ın korkusundan İslamcılar en küçük bir çaba göstermeyi dahi göze alamazlar. İslamcıların her geçen gün sultana karşı kinleri büyür. Fakat ne hikmet ise, kendilerinin ifadesiyle görevleri emri bil maruf nehyi anil münker olan bu sınıf, sultana karşı bu görevlerini yerine getirmekten içtinap ederler. Onların suskunluğu kinlerini büyütür. Bu kin onların sağlıklı düşünmelerinin de önüne geçecektir.

 

II. Meşrutiyet

İslamcılar için yeni bir düşman vardır. Bu düşman Abdülhamid’dir ve ilk fırsatta Abdülhamid’den kurtulmak gerekmektedir. Nasıl olursa olsun, ne şekilde olursa olsun, kim tarafından yapılırsa yapılsın. Onların bu tavrı kendilerini, yurt dışında muhalefetlerini sürdüren laik karakterli İttihatçılara meyletmeye götürür. Zaman içerisinde kaybettikleri itibar, iktidarın gözünde silikleşme, tarihi süreç içerisinde kendisini var kılan kurucu, idare edici ve yönlendirici vasıflarını akamete uğratmıştır. İttihatçıların geçici ve sahte teveccühüne mazhar olmaları, bir bakıma devlet katında kaybolan itibarlarını yeniden kazanmak gibi bir düşünceye kapılmalarına neden olur.

 

II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte Abdülhamid’in tek adam rejimi sona erer. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte her düşünce ve eylemde kim varsa ortaya çıkmaya, sesini duyurmaya başlar. Hürriyet (!) gelmiş, müsavat sağlanmış (!), artık tek adam rejimi sona ermiştir. İslamcılığın parladığı dönemin II. Meşrutiyet’le birlikte olduğunu söylemek kanaatimizce abartılı bir ifade olmasa gerek. Sanırım İslamcıların da İslamcılığın da sevabıyla günahıyla konuşulacak esaslı dönem II. Meşrutiyet’le başlayan dönemdir. 

 

İslamcıların ve İslamcılığın ortaya çıkışı, çağın getirdiği değişikliklere ve zamanın şartlarına göre dini yeniden düşünüp yorumlamak ve bütüncül bir hayat tasavvuru ortaya çıkarmak üzere girişilen çabalar olarak tanımlamak genel kabul görmüş kanaattir. İki kaynaktan beslendiği malumdur. Bunlar birisi yüzyıllar boyunca dine dayalı gelenek ve kadim müktesebat, diğeri de modern düşüncedir. Fakat gözlerden kaçmayan yöneliş, genel itibarıyla modern düşüncenin öne çıktığıdır.

 

Parlamenter siyasi sistem Meşrutiyet’le birlikte yürürlüğe girer. Şimdi İslamcı cenahın esas işi başlamıştır. Meşveret kavramıyla örtüştürdükleri Batı tipi parlamenter sistemi olan meşrutiyeti meşrulaştırmaktır. İslamcılar meşruti yönetimi İslamileştirmek için, dine ait bütün kavramları yeniden yorumlar. Her şey değişse de asla değişmeyecek olanlar dahi, İslamcıların yeni yorumlarından nasibi alır. Oysa gelinen süreç, Müslümanlık düşüncesine uygun bir yapı inşasına çok müsaittir. Fakat ne hikmet ise akıllarına böyle bir olasılık gelmez.

 

Jakoben Hamidizm’den kaçarken, laikliğe doğru dönüşüm başlar. Dönemin İslamcılarının ortak ifadelerine bakılırsa, yıkılmakta olan bir devleti ve dağılmakta olan bir ümmeti meşruti yönetimle kurtarmayı amaçlarlar. Kurtuluş sebebi olarak meşruti yönetimden başka bir seçenek akıllarında yoktur. İslamcılar için iki seçenek vardır. Bu anlayış, halefleri olan 21. yüzyıl İslamcılarına kadar devam eder. Ve üçüncü nesil İslamcılardan, “Demokrasi ile despotizm arasında tercih yapmak akli ve ahlaki bir gerekliliktir” tarzında ifadeler sadır olur. 

 

İslamcı cenahın büyük çoğunluğu, kurulmaya çalışılan yeni düzeni en başta ve esastan ret etmeleri gerekirken, mebus olarak parlamentoda yerini alır. Tanzimat’tan sonra devlet katında, II. Meşrutiyet’le birlikte çok ciddi bir mertebeye yükselir. Zira her biri halkı temsilen parlamentoda vekil olmuştur. Parlamento, iktidara yön vermek, siyasi, iktisadi ve içtimai alanda söz sahibi olmak ve kurulacak yeni düzende yasamada bulunmak gibi ayrıcalıkların olduğu yerdir. Mebus olmaları onları bir bakıma iki kimlikli yapmaktadır. Mekân olarak medrese ile parlamento, kimlik olarak fakih ile parlamenterlik arasında sürekli gider gelirler. Halkın yanında, vaazlarında fakih, devletin gözünde ve devlet işlerinde parlamenter olarak davranırlar. Elmalılı’nın dediği gibi, parlamenterler rablık vasfını hahamlardan ve rahiplerden geri almıştır. 

 

İslamcıların oryantalist saldırılara direnişi

İslamcılar meşrutiyetle birlikte parlamentoya girdiklerinde aslında ne yapacaklarını, nasıl davranacaklarını da bilmemektedirler. Bildikleri ya da yapmak zorunda oldukları şey yeni düzenin bir an evvel meşrulaştırılması gerektiğidir. Fakat yeni düzeni meşrulaştırma işi çok zor görünmektedir. Asırlardır süregelen Müslümanlık devlet anlayışı, gelenek görenek, örf ve adetler, kadim müktesebat buna mani olmaktadır. Bunun dışında oryantalist saldırılar da İslamcıların işini zorlaştırmaktadır. 

 

En ciddi saldırı, din ve terakki cephesinden gelmektedir. “Din terakkiye manidir.” “Müslümanların geri kalması dinlerinden dolayıdır.” Bu oryantalist iddialar İslamcıların, modern düşüncenin “ilerleme” kavramını bütün ömürleri boyunca sahiplenmesine, savunmasına, Müslümanlık düşüncesinin ilerlemenin muhafızı olduğunu söylemeye kadar götürür. Müslümanlık düşüncesinde var olan terakkinin, Batılı anlayıştaki ilerleme ile ne gibi bir alakası olduğu hiç sorgulanmaz.

 

Oryantalist geleneğin saldırısında hedef seçilen ve özne olan dindir. Yani İslam hedef seçilmiştir. Avrupalı filozoflar, Müslüman dünyanın geri kalmışlığına İslam’ın neden olduğu üzerinde çok baskıcı bir taarruz gerçekleştirmiştir. Dönemin İslamcılarının bu saldırılar karşısındaki itirazlarına dikkat edildiğinde, onlara ait bir hakkı teslim etmek gerekir. Her ne kadar modernleşmeden yana tavır alsalar da, bir bakıma asıl direnilecek cepheyi çok doğru tespit ettiklerini görmek açısından önemlidir. Dönemin İslam’a karşı yapılan ve dinin bilime, ilerlemeye engel olduğu üzerine yoğunlaşan Avrupa merkezli saldırılara, Müslüman mütefekkirler tarafından belki de Avrupalı filozofların beklemediği şekilde karşılık verilmiştir. Fakat bu hak teslim edilse bile ortada ciddi bir sıkıntı vardır.

 

Dini doğru anlaşılmanın miladı: II. Meşrutiyet

Tahkim edilen cepheye rağmen, İslamcıların bu saldırı karşısında bocaladığı görülmektedir. Dine ve Müslümanlara dair oryantalist geleneğin ileri sürdüğü bu teze karşı İslamcılar da bir tez ileri sürer. “Din yanlış anlaşılmıştır. Kabahat dinde değil, dini yanlış anlayan Müslümanlardadır.” Bu tez üzerinden kendilerini savunmaya çalışırken o kadar ileri giderler ki, dinin doğru anlaşılma miladını meşrutiyetle birlikte başlatırlar. “İtikad-ı batıla’ya ilanı harb” ederler. Meşrutiyete kadar dini doğru anlayan kimse yoktur. Her şey meşrutiyetle birlikte başlamıştır. Meşrutiyetin ilanına kadar tarihin hiçbir safhasında dinin doğru anlaşıldığı söylenemez. Bu sebepten meşrutiyete kadarki tarihi süreçte dine karışmış bütün hurafelerden din arındırılmalı, milletin itikadı temizlenmeli, Avrupa bizi ayıplamamalıdır. Zira geçmiş zifiri karanlıktır ve bu geçmiş ile Avrupa’nın karşısına çıkamayız.

 

Mehmet Akif, İslam’ın geçmiş asırlarını mazi adı altında dehşet veren deve dikenliği gibi aşağılayıcı ifadelerle tanımlarken, meşrutiyet sonrasını korkusuz, kutsi hak olarak görür. Meşrutiyet sonrasını cennete dönüştürmektedir. Eğrisiyle doğrusuyla birikmiş bütün geleneği, meşrutiyetle birlikte tarihin çöplüğüne gömer. Manastırlı İsmail Hakkı çıktığı vaaz kürsülerinden alabildiğine yeni dönemi yüceltirken, geçmişi alabildiğine aşağılara iter. Artık geçmişi unutmak ve geleceğe bakmak gerekmektedir. İnsan hayatı yalnızca istikbalden ibarettir. Mazi ise ölü bir bedendir.

 

İslamcılar meşrutiyetle birlikte ciddi anlamda hırpalanmış ve dönüşüm yaşamaktadır, lakin (iyi niyetli bir yaklaşım olarak) hiç birisi bu dönüşümün farkında değildir. Yanlış anladıkları dini, Batı referanslı esaslarla doğru anlamanın yolunu tercih etmişlerdir. Örnek aldıkları Asrı Saadet ve Raşit Halifelerin kabullerine ters davranmaktadırlar. Adaletin ve müsavatın merkezini Avrupa olarak görürler. Adaletten daha ziyade, gayrimüslimlerin lehine müsavatı merkeze alırlar. Bu davranış onları anayasalı ve parlamenter düzene mahkûm etmiştir. Anayasa olarak yazılan Kanun-i Esasi’yi şeriatın fezlekesi olarak tanımlarlar. “Tebaadan vatandaşa”, “Millet-i Hakime”den “Hakimiyet-i Millet”e geçilir. Bugün söylenen Milli Egemenlik kavramı iki nesil İslamcılar tarafından “Hâkimiyet-i Millet” olarak tanımlanmış, bugünlerin söylemine zemin hazırlanmıştır. Hilafet makamı dahi meşrutiyetin gereklerine göre anlaşılmalıdır. Halifenin ecnebi memleketlerdeki Müslümanlar üzerinde herhangi bir velayet hakkı yoktur.

 

Halife meşruti hükümetin başkanından ibaret sayılmış, gayrimüslimlerin sözünün geçtiği meclisin karşısında bir “Şahs-i Manevi” konumuna indirilmiştir. Filibeli Ahmed Hilmi tarih tasavvurunu tamamen Batılı paradigmaya göre tasnif etmiş, tarihi düz bir çizgi olarak çağlara ayırmıştır. Filibeli, istibdad hakkında da dikkat çekici tanımlamalarda bulunur. Ona göre istibdad deyince akla sadece Abdülhamid gelmemelidir. Emevi ile birlikte bin yılı aşkın zamandır Müslümanlar sürekli istibdad ile idare edilmiştir. Şeyhülislam Musa Kazım meşrutiyetin meşverete ve Şer’i Şerife uygunluğuna dair Meşveret ve Hürriyet üzerine risale yazmıştır. Meşruti idare, emaneti ehline vermenin yöntemidir. Mustafa Sabri Efendi, kadın üzerinden kurulan baskıya karşılık, kadın haklarını savunmak adına, alabildiğince aşırıya gitmiştir. 

 

Yukarı çekilen ve aşağı itilen kavramlar

Dönemin İslamcılarında dinin kavramlarının iki kategoriye ayrıldığı gözlerden kaçmamaktadır. Yukarıya çektikleri ve sürekli üzerinde durdukları kavramlar, genel itibarıyla dönemin siyasi ve iktisadi gereklerine göre istedikleri gibi yorumlayabilecekleri kavramlardır. Ele alarak yukarı çektikleri kavramlar günü kurtarmaya dönük tanımlalarken, ileriye dönük birçok olumsuzluğa da kapı aralayacak yolu açtılar. 

 

Meşveret, hürriyet, müsavat, hilafet, halife, Ehlü’l-Hal ve’l-Akd, hâkimiyet-i millet, Kanun-i Esasi, teşri, meclis, tevekkül, hurafe, terakki, ıslah, ihya, izzet, zillet, tecdid, tekâmül, içtihat, mazi, ati, istibdad, hurafe vb. kavramlar. Bu kavramları sürekli yukarı çekerek günün siyasi, iktisadi, hukuki ve içtimai şartlarına göre yeniden tanımladılar. 

 

İslamcıların günü kurtaracak kavramları ele alıp yeni düzeni meşrulaştıracak yorumlar yaparken, dinin kurucu kavramlarına değinmedikleri gözlenmektedir. İslamcıların gündemine ilah, Rab, adalet, tagut, hüküm, şirk, müşrik, ümmet, mülk, velayet, egemenlik, mucize, İslam devleti, kâfir, küfür, vahiy, haram, helal, sevap, günah, nebevi usul, cahiliye, vela, bera gibi kavramlar görülmemekte, Kur’an kıssalarına yer verilmemektedir.

 

Meclis-i Mebusan–parlamento–meşveret meclisidir, Ehlü’l-Hal ve’l-Akd denilince meclisi mebusan -parlamento- anlaşılmalıdır. Müslümanların istişare ettikleri şuradır. Öncelikle içerisinde gayrimüslimlerin bulunduğu parlamentoyu Müslümanlaştırmak, şer’i şerife uygun hale getirmek gerekmektedir. İttihatçılar çok zekice hareket ederek, yeni düzenin kamusal olarak meşruluğunu sağlama görevini dönemin İslamcı cenahına devretmiştir. İslamcılar kendi basın dünyasında yeni düzeni meşrulaştırmak çabasını sürdürür iken, İttihatçılar da kendi basın dünyasında kültürel alanda batılılaşmaya hız vermektedir. Özellikle kadınların eğitimini ileri sürerek, kadın ve aile üzerinden toplumu dönüştürecek, Batılılaştıracak hamleler yaparlar. İslamcılar ise henüz uyanamamıştır.

 

İslamcıların geçmişlerini karanlık bir mazi görmesi ve bir bakıma tarihlerini reddetmeleri onları başka bir problemle yüz yüze getirdi. Dayanacak, müracaat edecek, akıl danışacak, tecrübesinden faydalanılacak hiçbir birikim ve kişi kalmamıştı ellerinde. Bu duruma çare bulmak için, ilk nesil İslamcıların dile getirdiği kaynaklara dönüş hareketi ve Asrı Saadet yeniden gündeme geldi. Kaynaklara dönüş ve Asrı Saadet arayışının, İslamcılar için içtihadi anlamda bir çıkış kapısı araladığı söylenebilir. Bir bakıma yer yer tahrife varan yeni yorumlar da bu arayışla başladı.

 

Yukarıda bahsettiğimiz ele alınan kavramların tamamı Asrı Saadet zamanında yaşananların zorlama yorumlarıyla yeniden tanımlandı. Din işi ile dünya işini birbirinden Resulullah’a (as) atfederek ayırdılar. Gayrimüslimlerin meşveret meclisine dahil olabileceğine, Asrı Saadet’ten delil getirdiler. Meşrutiyet bir tarafa demokrasiye o dönemden devşirdikleri yorumlarla Müslümanların asıl yolunun demokrasi olduğunu ve Medine’de kurulan devletin demokratik bir devlet olduğunu ileri sürdüler. Eğrinin doğrunun söylenme zamanının siyasi şartlarla ilişkili olduğuna dair fetva verdiler. Hem hürriyet dediler, meşrutiyet ilan edilince de hürriyetin sınırlarını iktidarın belirleyeceğini ifade ettiler. Kimsenin siyaset işine karışmasını istemediler. Vatan kardeşliğini dini kardeşlikten üstün olarak yorumladılar. 

 

Çok kısa denebilecek bir zaman diliminde ikinci nesil İslamcılar, İttihatçıların ne yapmak istediğinin farkına vardılar, lakin güç ve iktidar el değiştirmiş, Abdülhamid’i aratan başka bir jakoben idare iktidara gelmiştir. İşin farkına vardılar ama yapacak hiçbir şey kalmamıştı. Birçoğu İttihatçılarla arasını açtı, onlara muhalefete başladı. İslamcıların desteğiyle iktidara gelen laik zihniyet, İslamcılarla işi bittiği için, hepsini tasfiye etti. Fakat ilginçtir ki İttihatçılarla yollarını ayıran İslamcılar, başlarına bu belaları açan meşrutiyetten hiç vazgeçmedi. Gayrimüslimlerin söz sahibi olduğu parlamentoyu savunmaktan geri durmadılar.

 

Hiç bilmedikleri meşruti yönetimin ne demek olduğunu henüz çözemeden, demokrasi temayülleri baş göstermeye başladı. Meşrutiyetin revaçta olduğu dönemlerde, meşrutiyetin faydası olacak şekilde yorumladıkları kavramları, bu kez de demokrasinin faydasına olacak şekilde yorumlamaya başladılar. İslam’ı demokratik bir din, Peygamber devleti Medine’yi demokratik devlet olarak tanımladılar. Allah Resulünün (sav) hicretiyle birlikte Medine’de ortaya demokratik bir toplum çıktı. Peygamberin (sav) Veda Hutbesinin demokrasi esasına mutabık olduğu söylendi.

 

Said Halim Paşa Osmanlı Demokrasisinden bahsederken, Şeyhülislam Mustafa Sabri, İslam Demokrasisi diye yeni bir icatta bulundu. İslam Demokrasisine sahip olabilmek için İlk nesil Müslümanlığa dönmek gerektiğini savundu. İslam var olan icmanın İslam Demokrasisinin temelini teşkil ettiğini ileri sürdü. Katılım fikrinin ve demokrasi usulünün Müslümanca bir şey olduğu ifade edildi. 

 

Sonuç yerine:

Yaşananlar üzerine sorulacak çok soru vardır. İlk nesil ve ikinci nesil İslamcılar neden böyle davranma ihtiyacı hissettiler? Ne oldu, başlarına ne geldi de hem kaynaklara dönüş – Asrı Saadet dediler, hem de döndükleri yere muhalif oldular? Bunların izini takip eden ve 21. yüzyılda ortaya çıkan üçüncü nesil İslamcılar neden laik – seküler – liberal bir iktidara teveccüh gösterdiler?

 

İlk nesil İslamcılar Batıyı görmüş, Batıda yaşamış, oranın kültürüyle tanışmış, kurtuluş arayışlarını yeni tanıdıkları dünyanın kurallarına göre belirlemeye çalışmıştır. Talep ettikleri meşruti sistem ve anayasalı bir düzeni bütün olumsuzluklara rağmen kısa süreliğine de olsa cari kılmayı başarmıştır. Onların bu mücadelesi kendisinden sonra gelecek olanlara ilham oldu. İlk nesil İslamcılar yaşadıkları dünya şartlarında dinin işlevsizleştiğine kanaat getirmişti. Bu yüzden dine dayalı bir çözümden daha ziyade, modernleşmeye dayalı değişim ve dönüşümü öncelediler. Fakat bir yönleriyle de Müslümanlıklarını unutmamaya çalıştılar. Müslümanlık düşüncesi dairesinde bağımsız bir muhalefet oluşturmayı düşünmediler ya da düşünemediler. Bir yandan kaynaklara dönüş ve Asrı Saadeti savunurken, diğer yandan Batının siyasi, hukuki ve iktisadi usullerini kurtuluş gerekçesi olarak gördüler. Şartlar ne olursa olsun, böyle yapmamaları gerekiyordu. Bu tercihleriyle bir daha önü alınamayacak olumsuzluklara kapı araladılar.

 

Abdülhamid’in iktidarı onlarca yıl sürdü ve dönemin kayıtlarına bakıldığında hadsiz zulümler yaptı. Abdülhamid’in yaptığı zulümler içeride ve dışarıda bulunan muhaliflerin büyük tepkisini topladı. İçeridekiler susmayı tercih ederken, ülke dışına çıkanlar en üst seviyeden muhalefetlerini dile getirdiler. İlk nesil İslamcıları devletin çöküşünü ve dağılmasını önlemek için, siyasi alanda Batı tipi parlamenter bir sistem yapısını cari kılmaya çalıştılar. İkinci nesil İslamcıların ise ilk hedefinin Abdülhamid’in devrilmesi olduğu görülmektedir. Öyle ki, kim devirirse devirsin, omuz vereceklerdi. Ve öyle de yaptılar.

 

İkinci nesil İslamcıların genel itibarıyla siyasi bir basiretsizlik içerisinde oldukları görülmektedir. Bu siyasi basiretsizlikleri onları mevcut muhalefetin dışında kendi usul geleneği çerçevesinde bağımsız bir muhalefet hareketi oluşturmayı imkânsız kıldı. Oysa gelinen eşikte gerek iktidarın, gerek laik karakterli muhalefetin ve gerekse silahlı güçlerin gözünde vazgeçilmez konumdaydılar. Kanaatimizce en büyük hatayı da, kendi başlarına bağımsız bir muhalefet oluşturamamakla yaptılar.

 

Muhalefetlerinin bağımsız olmaması, onları istemedikleri eşiklere getirdi. Hiç tanımadıkları bir siyasi sistem olan Batı tipi parlamenter yönetimi, dinin aslına muhalif olacak derecelere kadar meşrulaştırmaya çalıştılar. Onların bu amelleri kendi zaman ve mekânlarını aştı, 21. yüzyılda gelecek olan haleflerini de etkiledi. Meşrulaştırma çabaları sonucunda fark etmeden dönüştüler, kendi geleneklerine muhalefet etmeye başladılar. Kavramlara karşı yapılan hoyratça yorumlar, ileriki tarihlerde telafisi olmayan sonuçlar doğurdu. İhtimal ki tavırlarının böyle olması, bazı şahısları istisna edersek, biraz dünyevilikle biraz da itibar kazanmakla ilgiliydi. Geldikleri eşikten geri dönecek zamanları olmadı. Kurulan yeni dünyevi iktidar kısa sürede bütün imkânlarını İslamcıların elinden aldı.

 

İlk nesil ve ikinci nesil İslamcıların yaptıkları hataların bir yere kadar mazur görülebilir yanları vardır. Zira devlet batmak ve parçalanmak üzere, her yerde savaşlar, askeri siyasi ve iktisadi tükenmişlik, birçok meselede acele ve fazla irdelemeden karar vermelerini gerektirdi. Ne meşrutiyetin, ne parlamentonun, ne de demokrasinin ne olduğunu bildikleri söylenemez. Fakat yaşadıkları dönüşüm gelecek yüzyıla damgasını vuracak bir sapmaya hem zemin hazırladı hem de kılavuzluk yaptı. 

 

21. yüzyıl üçüncü nesil İslamcıların da şikâyet ettikleri jakoben Kemalizm’di. Cumhuriyetin kurucusu ve onun kurucu ideolojisi, bu ideolojinin müntesipleri, dine ve dindara karşı hiç müsamaha göstermediler. İttihatçı zihniyetin takipçileri olarak, kendi ideolojilerine muhalif olanlara, özellikle İslam’a ve Müslümanlara karşı amansızca davrandılar. İslamcıların devlet katında herhangi bir itibarları olmadığı gibi, sembol ve ritüelleriyle kamusal alanda da varlık sıkıntısı çekmekteydi. İslamcı cenahın 28 Şubat döneminde sıkıntıları artarak devam etti. Özgürlük, hak, adalet, eşitlik, insan hakları gibi söylemleri sürekli dillendirmeye özen gösterdiler.

 

Selefleri olan ikinci nesil İslamcılar gibi, onlar da jakoben Kemalizm’den kurtulmayı, piyasada görünür olmayı ilk hedef olarak belirlediler. Bu hedefin gizli amacı, itibar kazanma ve dünyevileşme ile de alakalıydı. Üçüncü nesil İslamcılar da, “bu vesayet, baskıcı rejim gerilesin de, nasıl gerilerse gerilesin, kim geriletirse geriletsin” açmazına düştüler. Onlar da selefleri gibi kendi fıkhi usul geleneğine uygun bağımsız bir muhalefet odağı olamadılar. Seleflerinden yüz yıl sonra, 21. yüzyılın başlarında büyük kırılma yaşandı. Tüzük olarak demokratik – laik – liberal – Kemalist fakat dillerinde kendilerini muhafazakâr olarak adlandıran yeni siyasi oluşuma meşruiyet sağladılar. Yeni siyasi oluşum bizatihi İslamcı cenahın içinden çıkıp gelenler tarafından kurgulanmıştı.

 

Selefleri meşruti yönetimin ne demek olduğunu çözememiş, çözmeye de zamanları ve imkânları elvermemişti. Üçüncü nesil İslamcılar da modern ulus devletin ne demek olduğunu çözemediler. İdeallerinde devlet kurmak vardı, lakin modern devletin ne olduğundan habersizdiler. Devletin muhafazakâr iktidar üzerinden kurduğu tezgâha geldiler. İttihatçı zihniyetin yapmak isteyip de yapamadığı her şeyi, üçüncü nesil İslamcılar gerçekleştirdi. Dine muhalif ne varsa hepsi birer birer toplumsallaştı. İslamcılar bu gayretlerinin sonucunda devlette itibar sahibi oldular. Devlet kurumlarının en kritik noktalarında görev aldılar. Camiye de kiliseye de mum yakan birer kişiliğe büründüler.

 

Selefleri olan ikinci nesil İslamcıların, kavramlar üzerinde yarım kalan yorumlarını tamama erdirdiler. Devlet kutsallaştı. Devletin ulusal ritüelleri, sembol ve temsilleri İslamcı cenahın kalbinde yer aldı. Seleflerinin icat ettiği “Hâkimiyet-i Millet”, yeni nesilde “Milli Egemenlik ve demokrasi” putuna dönüştü. Kandil gecelerinde camileri dolduran İslamcılar, resmi törenlerde Anıtkabir’i doldurmaya başladı. Başörtülü, tesettürlü, sakallı, namazlı niyazlılar resmi ideolojinin ilahına saygı ve tazimde kusur etmez oldular. Cenazelerde aşrı şerif okuyanlar, devletin resmi törenlerinde ikinci bir ilaha tapmayı yaşam tarzı haline getirdiler.

 

İlk ve ikinci nesil İslamcılar, yönünü Batıya dönmüştü. Gelecek tasavvurları, yeni bir düzen inşasını Batı dünyasında görmekte, dinlerini dahi Batı dünyasının kabullerine göre eğip bükmekteydi. Üçüncü nesil İslamcılar da seleflerinin yolunu çok hızlı bir şekilde kat etti. Devletin en üst kademelerinden, Batı toplumu ve kültürünün yaşam tarzının, sanatının, siyasetinin, sporunun, ticaretinin farklılıklarını, derinliklerini bilerek, farkında olarak onları anlamak, onlarla bir arada yaşama kültürü ve ahlakı üzerinde anlaşarak yolumuza devam etmemiz gerektiğine dair beyanatlar geldi. Yine devletin en üst kademesinden, kendimizi başka yerlerde değil Avrupa’da görüyor, geleceğimizi Avrupa ile birlikte kurmayı tasavvur ediyoruz açıklamaları yapıldı. Ve üçüncü nesil İslamcılar böyle beyanatlara karşı kayda değer hiçbir şerh koymadı.

 

Üç nesil İslamcıların da en önemli iddiaları kaynaklara dönüş, dini hurafelerden arındırmak ve Asrı Saadet’ten ilham almaktı. Bu iddiayla ortaya çıkan İslamcılar, geldikleri eşikte dini anlamda Asrı Saadet’e dönmekten ziyade, dini asrı hazıra uydurma yolunu takip ettiler. Kaynaklara dönme iddiasıyla çıktıkları yolda, Müslümanlık siyaset düşüncesine ait kurucu metinleri atlayarak, bin yıllık birikimi yok sayarak, köksüz fikirler üretmeye çalıştılar. Kur’an’ın anlaşılmasını dahi asrın idrakine bıraktılar.

 

Son dönemde iktidarla hemhal olmuş İslamcıların, İslamcılık adına yazılan hangi makalesi vardır ki, dinin kurucu kavramlarına atıf yapmaktadır? Ve hangi İslamcı vardır ki makalesinde siyasi organizasyonun eylemlerini haram, helal, tagut, kafir, zalim, fasık, küfür, günah, sevap, hüküm, şari, şeriat, halife, hilafet, İslam Devleti, Darül-İslam, Dar’ül-Harb gibi kavramlara göre değerlendirmektedir?

 

Geldiğimiz yerde, dönüşümün çıkardığı yakıcı alev ruhumuzu, bedenimizi ve idrakimizi kavuruyor.

Google+ WhatsApp