İran ve Ermenistan seçimlerinin düşündürdükleri (1)

İran ve Ermenistan seçimlerinin düşündürdükleri (1)


Türkiye’nin iki komşusunda, İran ve Ermenistan’da seçimler sona erdi. Her ikisi ile de sorunlu olduğumuzu biliyoruz. Ermenistan’ın kuruluş doktrini serâpa bir Türk ve Türkiye düşmanlığı üzerine binâ edildiğini husûsen ifâde etmenin gereği yok. Resmî düzeyde İran ile gûya “iyi” komşuluk ilişkilerine sâhip olduğumuz, hattâ Soçi Mutâbakatı’nda işbirliği yaptığımız sık sık vurgulansa da sahada durumun pek de öyle olmadığını biliriz. Nihâyet Karabağ meselesinde Âzerbaycan-Türkiye Cumhûriyeti ittifâkı karşısında İran-Ermenistan yakınlığının iyiden iyiye somutlaştığını da gördük. Bu kadarı bile, Ermenistan ve İran’da yapılan seçimlerin neticelerinin ne kadar mühim olduğunu kâfi miktarda kavratmaya yeter herhâlde.

İran ve Ermenistan bağının sıradan, stratejik ve taktik düzeyde bir bağ olmadığını düşünüyorum. Belki ilk bakışta dikkât çekmeyen, ama üzerinde düşündükçe gerek İran, gerek Ermenistan’ın iç yapıları arasında bir dizi sürekliliğin ve benzerliğin olduğu fark edilebilir.

İran 1979’daki İslâm Devrimi’nden bu tarafa “kapalı” bir rejim tarafından idâre ediliyor. Ermenistan da bu kaderi paylaşıyor. Gerek Sovyet geçmişi, gerek postsovyet devirleri îtibârıyla Ermenistan’ın da durumu farklı görünmüyor. İran’da “Nizam” olarak bilinen teopolitik yapılar, Ermenistan’da ise “Klan” örgütleri bu kapalılığın menbâları olarak işâretlenebilir. Her iki toplum da derin bir “sıkışıklık” içinde. Daha Reagan devrinden başlayarak İran, Batı kampının baskısını görüyor. Bugün İran’daki nüfusun mühim bir oranı, ambargo altındaki bir İran’da doğdu. Zâten otokratik-teopolitik yapılar üzerine binâ edilen İran’da, “sıkışmışlık” rejimi orta vâdede meşrûlaştıran bir unsur olarak işlemiştir. Buna bir de uzun sürmüş Irak Savaşı’nın tesirleri eklendiğinde tablo daha berrak anlaşılabilecektir. Hülâseten, gördüğü baskı ve yaşadığı “sıkışılma”, zâten “kapalı” esaslar üzerine inşâ edilmiş İran rejimini orta vâdede pekiştiren bir tesir doğurmuştur. Lâkin son senelerde, “baskı-kapanma” arasındaki bu denklem, bilhassa petrol fiyatlarının düşmesinden sonra işlemez hâle sürüklenmiştir. Devrim heyecânı yaşamayan yeni nesillerin gözünde bu denklemin manâsı aşınmaya başlamıştır. Bugün İran’da nüfûsun kâhir ekseriyetinin rejimden memnun olmadığı artık biliniyor. Seçimlere katılımın %50’yi bile bulmaması bunun göstergesidir. Sandığa gitmeyen %50’den fazla seçmen, dahası 5 milyon geçersiz oy rejimin meşrûiyetini büyük ölçüde kaybettiğine delâlet eder. Bu siyâsetten soğuma işini anlayabilmek için zenginlik-fakirlik kriterlerine bakmak lâzım gelir. İran’daki siyâsetten soğumanın, bir zamanlar Batı kamuoylarında olduğu üzere zenginleşmenin fonksiyonu olmadığı âşikâr. Batı’daki siyâsetten soğuma refah artışını, buradan da sistemik bir gücü gösteriyordu. Ama İran’da artan yoksullaşma ve sistemden umut kesmeyi anlatıyor.

Rejim de bunun farkında. Hâtemî’den bu tarafa bir “Reformcu-Muhafazakâr” bölünmesinin yaşandığını da “elde bir” biliyoruz. Ama son seçimi bu dikotomiye oturtarak açıklamak son derecede yanlış olacaktır. Reisî, evet ilk bakışta muhafazakâr kanattan geliyor intibâını veriyor. Ama en az onun kadar, hattâ ondan daha fazla muhafazakâr adaylar da vardı. Reisî’yi onların arasında parlatan kriter, muhafazakârlık yarışındaki performansı değildi. Reisî bir muhafazakâr olarak kazanmadı. Muhafazakâr damar, mücâdeleyi dayatıcı muhafazakâr tematikler üzerinden kazanamayacağını, kazansa da bunun bir mânâ taşımayacağını gördü. Bu seçimde “açıklık” iddiasını taşıyan “reformcu” damar ile “muhafazakâr” damar; yâni “özgürlük” ile onu “bastırmaya” mâtuf damar yarışmadı. Nizam aklı, bu seçimde faz değiştirdi ve taşını başka bir kareye, “restorasyon” karesine sürdü. Reisi’nin bir hukukçu olarak sicili de buna işâret ediyordu. İdâre ettiği vakıflarda herhangi bir yolsuzluğun olmaması, İran seçmeninin ona güven duymasını pekiştiren bir unsurdu. Anlaşılıyor ki, fakirleşen ve kapalı rejimin içindeki rüşvet, irtikap vb. yozlaşmışlıklardan bıkmış belli bir vasattaki İran seçmeni, son umut Reisî’ye sarıldı. Burada akla şu soru gelebilir: Neden reformcuların adayı Himmetî, başarılı olamadı? Esasta “reform” ve “restorasyonun” çatıştığı yerde kim kazanır sorusudur bu? Cevâbı kesin olmayan, bizzât olgunun kendisine bakarak cevaplanabilecek bir soru… Açık olan İran’da, reformcu süreç, veyâ adayların kalibreleri seçime katılmayan büyük bir kitleyi cezbetmedi. Meydan reformcuları dışladı, restoratöre ise olanca genişliği ile açıldı.

Sonraki yazıda Ermenistan seçimlerinin bir değerlendirmesini yapıp, toplu bir değerlendirmeyle bu bahsi kapatacağım.

Google+ WhatsApp