İnsanlık krizi

İnsanlık krizi


Joseph Conrad’ın ‘Karanlığın Yüreği kitabından canımızı yakacak birkaç satırla başlayalım bugün: “Çevremizde olup bitenleri fark edemiyorduk. Hayaletler gibi hareket ediyorduk. Meraklıydık ama aynı zamanda dehşete de düşmüştük, adeta bir tımarhanedeki ayaklanmayı izleyen aklıselim insanlardık... Hiçbir şeyi anlayamıyorduk, çünkü haddinden fazla ileri gitmiştik ve hiçbir şeyi hatırlamıyorduk...”

 

İnsanı olduğundan başka bir şey yapmaya çalışıyoruz bu devirde sürekli. Daha bilgili, daha donanımlı, daha eğitimli, daha görgülü, daha entelektüel, daha çağdaş, daha centilmen, daha sportmen, daha şu, daha bu... Bütün bu uğraşların sonucunda, vakıa ki, insan en başta olduğundan daha iyi bir yere gelmiş olmuyor çoğu zaman. Daha fazla imkanla, daha fazla organize çabayla, daha zorlama yönelişlerle bugünkü insan, dünkü insandan daha iyi bir ‘şey’ olmadı mesela. Daha çok şey öğrendi. Daha bilgili, donanımlı, erişken hale geldi. Görgüsünü daha kurallı, köşeli, şematik hale getirdi. Daha kaslı, daha gösterişli, daha fit oldu. Ama daha fazla insan olmadı, aksine eski insanı aratır hale geldi. Bunun aksini iddia edenler olacaktır, biraz medyaya. sosyal medyaya göz atsınlar onlar da iddialarında haklı olmadıklarını içten içe anlayacaklardır. Evet, her devrin kendine göre şartları var ve birçok şey değişiyor. Evet, her şeyi kendi şartları içinde değerlendirmek gerekiyor. İyi ama; şartlar ne olursa olsun insanın ne olduğunu, neyi yaşadığını, neye tekabül ettiğini gösteren değişmez kimi alametler olmalı değil mi? Var, elbette var. Bugünün insanı hakkaniyette, dürüstlükte, insafta, nezakette, basirette, mahviyette, tevekkülde, sabırda, rıza göstermekte, sevecenlikte ve daha başka bir çok hayırlı evsafta daha öncekilerin inkar kaldırmayacak ölçüde gerisinde değil mi? Daha konforlu yaşıyoruz, daha çok imkana, teknolojiye, araca, erişime sahibiz, daha büyük hedefler peşinde koşuyoruz, tamam! Bütün bunlar bizim hayatlarımızla daha barışık olmamızı, kendimizi daha doğru insan, hayatlarımızı daha doğru hayatlarmış gibi hissetmemizi sağlıyor mu? Bütün bu konforu, teknolojiyi, kalkınmışlığı, lüksü, nereye koyacağımızı bilemediğimiz bu milyon tane eşyayı edinebilmek için dünyayı ne hale getirdiğimiz ve sonu gelmez bir açlıkla, ihtirasla, gözü dönmüşlükle istemeye devam ettiğimiz gerçeği üzerinde başımızı iki elimizin arasına alıp hiç düşünüyor muyuz? İnsan her geçen gün biraz daha bozuluyor, hayat bizi içine çeken kahırlı bir girdaba dönüşüyor. İnsanı, güya daha fazla kılmak için yaptığımız her şey elimizde patlıyor. Daha uygar olalım diye, daha büyük kazanalım, daha çok hedefe ulaşalım diye aldığımız her mesafe, aslında bizi kendi ‘insan’lığımızdan uzaklaştırıyor. Cevheri insanın içinde aramaktan vazgeçtiğimiz ilk zamanlardan itibaren yeryüzünün her köşesini delik deşik ettik ama bizi ‘insan’ zenginleştirecek bir maden bulamadık. Aksine; daha fazlasını isteyerek attığımız her adımda, bizi insan kılan, bizi haddimizde tutan, bizi kadim ayarlarımızda sabitleyen her ‘kaide’den, her hakikatten uzaklaştıkça uzaklaştık. İnsanın başka bir şeye dönüşmesi için önümüze çıkan her havalı hedefe sermayemizi yatırdık, insanı kazanmak için neredeyse tek metelik bile harcamadık.

 

Ekonomik, siyasi, diplomatik, çevresel her türlü kriz hemen her gün gündemimizde. Buna karşılık, bütün bu krizleri doğuran insanlık krizine hiç kimse dönüp bakmak bile istemiyor.

 

“Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur” diyor merhum Ahmet Hamdi Tanpınar, ‘Mahur Beste’sinde.

Google+ WhatsApp