İnsanın kendisi ile savaşı

İnsanın kendisi ile savaşı


Franz Ruppert’in, “Doğal felaketler insanların şiddeti ve cehaleti kadar derin ve kalıcı yaralar açmaz” ifadesi bana insanın kendisi ile savaşını ve yeryüzüne ektiği fitne ve şiddeti düşündürdü. Allah’ın, üst bir noktada konumlandırdığı insan ne acıdır ki kendine yabancılaştı ve zulme meylederek fıtratında taşıdığı değerleri katletti. İnsan insana kardeş kılınmıştı ancak o benliğinde taşıdığı düşmanlık duygularını besleyerek kendi düşmanını üretti. İnsan değerler ülkesinin seçkin kuluydu ancak kendi elleriyle yıktı saltanatını ve bilinmez dehlizlere sürüklendi.

 

Allah her şeyi insanın emrine ve hizmetine verdi ve onu taçlandırdı. Fakat insan şükretmeyip sahip olduğu imkânları kendinden bildi ve özünden uzaklaştı. Allah’ın koyduğu ölçüyü aşan insan, ihtirasların kulvarına sürüklendi ve tehlike saçmaya, savaşlar, kıyımlar, katliamlar yapmaya başladı. İnsan kendi vahşetinin içinde boğulduğunun farkına varamayacak kadar gaflete daldı ve yolun sonunu göremez hale geldi.

 

Düşünüyorum… Acıda ve neşede ortak olduğu cinsdaşları ile kardeşlik halkasında birleşip sevgiye tutunmak varken, neden nefret besler ve şiddete yönelir insan? Paylaşmanın zenginlik olduğunu bildiği halde neden tercih eder yoksulluğu? Varlık âleminde kendi kuyusunu kazan tek canlı türüdür insan ve bunu bir güç olarak algılamaktadır. Çünkü artık görme ve duyma kabiliyetini kaybetmiş ve ilerlediği yolun sonunu göremez hale gelmiştir.

 

İslam, ilkelerini bireylerin insanlaşması üzerine kurar ve bunun maddi ve manevi paylaşımlarla gerçekleşebileceğini haber verir. Hayır, hasenat ve iyilik yapmak, kötülüğü ortadan kaldırmak için çaba göstermek, hakkaniyet ve merhamet duygusunun gelişmesine yardımcı olur ve kişinin kalbini yumuşatır. Paylaşmak kardeşliğin şartlarındandır ve kişinin şiddet eğilimini rehabilite eder.

 

Paylaşım sadece ellerin birleşmesi değildir, aynı zamanda kalplerin de birleşip sevgi ile buluşmasıdır. O nedenle İslam iyi şeylerden vermeyi bir ilke olarak öngörür ve teşvik eder. İyi şeylerden Allah adına ikram etmeden, hayır hasenat olmadan insanın olgunlaşması ve kemalata ermesi mümkün değildir. Bugün şiddetin bu kadar yayılmasının nedeni kalplerin cimrileşmesi ve birbirinden uzaklaşmasıdır.

 

Doğal afetlerin bir sınav, bir imtihan olduğuna inanan insan teslimiyet gösterip acıyı sabırla savıyor fakat insanın ektiği şiddet ve nefret karşısında direncini kaybediyor ve inciniyor. Acı ile neşenin aynı kapta bulunduğunu doğduğu gün anlıyor insan ve acıya karşı teslimiyet gösteriyor ancak insanın ektiği şiddet karşısında çaresiz kalıyor ve diğerlerini güven değil korku olarak algılamaya başlıyor.

 

İnsanın ürettiği şiddet, zayıfları hedef alıyor ve alt etmeyi, yok etmeyi öngörüyor. Kötülüğün nereden geldiğini bilen insan hem duygusal kayıplar yaşıyor ve hem de şiddete karşı öfke ile bileniyor. Zira şiddet sadece bedenleri değil, fertlerin benliklerini, onurlarını ve kültürel miraslarını da hedef alıyor ve büyük kayıplara sebebiyet veriyor.

 

İnsanın insana yönelttiği şiddetin içinde kin, nefret, ırkçılık, haset, bencillik ve intikam duygusu vardır ki, bu duygular vahiyle tanışmadığında silaha dönüşüyor, ölüme dönüşüyor, sürgüne dönüşüyor, işgal ve katliama dönüşüyor. Eğer yaşadığımız dünyada Allah’ın bahşettiği adalet sarsılmış ve şiddet galip gelmişse yıkılan duvarları onarmak ve insanları hakkaniyetle buluşturmak Müslümanlara düşüyor. Yani Müslümanlar daha fazla çalışmak ve daha fazla çaba göstermek zorundadırlar.

Google+ WhatsApp