İnsanın iki ucu

İnsanın iki ucu


İyi bir insan olduğumuza kanaat getirmişsek, içimizdeki potansiyel kötülüklerle iyi başa çıkıyor olduğumuza inanıyoruz demektir. İçimizdeki potansiyel kötülüklere dair bir fikrimiz yoksa, bu kendi iyiliğimize dair iddiamızı tartışılır hale getirir. Bir çoğumuz kötülüğü hep başkalarının üstünde, kişiliğinde, hayatında teşhis etmeye eğilimliyiz. Bu bizi kendimize bakmaktan, kendimizle ilgili sorgulamalara girişmekten alıkoyuyor çoğu zaman. Oysa kötülüğün de, tıpkı iyilik gibi içimizde bir yeri, farklı biçimlerde kendini tezahür ettirecek potansiyelleri var. Çoğumuz böyle bir muhasebe içinde olmadığımızdan içimizin sonsuz iyilikle dolu olduğunu düşünüyoruz. Yani kendi gözümüzde hepimiz birer meleğiz. Dünyanın ahvali bu iyimser varsayımların doğru olmadığını bariz biçimde gösteriyor. Dünyada kötülükler hemen her gün iyiliklerin önüne geçiyor. Hep başkaları değil, bazılarını da biz, tek tek hepimiz yapıyoruz bu kötülüklerin. Başkalarının üstünde rahatlıkla görebildiğimiz kötülükleri, kendimize yakıştırmıyor, gözlerimizi ustalıkla kendi gündelik kötülüklerimizden kaçırıyoruz sadece.

Miguel Unamuno’dan insanın gelgitlerine dair bilmezden geldiğimiz şeylerle ilgili bir hatırlatma: “Ve her insan, içinde temel yedi erdemi ve karşıtı erdemsizliği taşır: Kendini beğenmiştir ve alçakgönüllüdür, obur ve kanaatkârdır, kösnül ve edeplidir, kıskanç ve iyilikseverdir, cimri ve eli açıktır, tembel ve çalışkandır, öfkeli ve acı çekendir. Ve kendisinden diktatör de köle de, katil de aziz de, Kabil de Habil de yaratır.”

Siz hiç filmlerde iyi adamlar dururken kendini kötü adamlarla özdeşleştiren bir seyirci gördünüz mü? Kötü adamların özel imalat olduğunu düşünüyor olmalıyız. Bizden kötü adamlık hasıl olmaz diye düşünüyoruz. Oysa tek tek hepsine bakma imkanımız olsa hayatın farklı fotoğraflarında kötü adam rolünün bizim üstümüze yapıştığını görebiliriz rahatlıkla. Bu doğal, çünkü melek değiliz, zayıflıklarımız var, sık yanılıyor, hataya düşüyoruz. Mesele burada değil zaten; mesele kötülüklerden ari olduğumuzu düşünerek sürekli yapıp ettiklerimizi aklamamızda, bu yolla içimizdeki kötülük potansiyelini serbest bırakmamızda. O kötülük potansiyelinin, bize oynadığı en tahripkâr oyunlardan biri de esasen bu zaten: Kendi ayıplarımızı türlü bahanelere sarıp sarmalayarak gözümüzden kaçırmak, görünmez kılmak!

Kendimizi sımsıkı tutmayınca, karakterimize mukayyet olmayınca, düz gidemiyoruz, istikamet üzere kalamıyoruz, dümenimiz yavaş yavaş kötülüğe doğru çekiyor bizi. Dolayısıyla içimizin dizginlerini hep elimizde tutmak durumundayız. Beceremiyorsak bile bunun farkında olmak, geri almak üzere bu yön kaybının hesabını tutmak mecburiyetindeyiz. Yoksa bu küçük sapmalar bir döngüye, hatta içinden çıkılması artık hayli zorlaşmış girdaplara sürükler bizi. Hatadan değil, hatanın yerleşik hale gelerek bizi kendine alıştırmasından korkmak gerekiyor. Hatasız yaşama ihtimalimiz yok ama hatalardan dönme kabiliyetimizi koruduğumuz sürece uzaklaştığımız doğru yörüngeye tekrar tekrar oturtabiliriz kendimizi.

“Hep bir şeyler yapmak, bir şeyler yapar olmak durumundayız; çünkü bize verilen bu yaşam yapılıp tamamlanmış olarak verilmedi. Hepimiz kendi yaşamımızı yapılandırmak zorundayız. Bu hayat bize içi boş olarak verildi; insan yaşadıkça onu doldurmak, içine bir şeyler koymak zorunda” diyor Jose Ortega y Gasset, İnsan ve “Herkes” isimli kitabında.

“Bazen pişmanlığım o kadar güzel bir kıvama ulaşıyor ki” dedi beyaz saçlı adam, “neredeyse hatama şükredecek hale geliyorum.”

Google+ WhatsApp