İnsanı okuyan kitaplar

İnsanı okuyan kitaplar


“Okuduğunuz kitabı bitirebildiniz mi?” diye sordu daha genç olan. “Son sayfasına kadar geldim ama hangi kitap son noktanın konduğu yerde biter” diye cevapladı bu soruyu daha az genç olan.

Çok denebilecek kadar kitap okudum mu, emin değilim. Az mı okudum, bunu da söyleyemiyorum. Bu belirsizlik okuduğum kitaplar konusunda sayısal bir karambol içinde olduğumdan değil, az ya da çok okumanın tam olarak neyi ifade ettiğini berrak biçimde kestiremiyor olmamdan. Okumanın, öncelikle nicelikleri lüzumsuzca öne çıkaran bu tür ikilemlerin elinden kurtarılması gerekiyor belki de. İnsan hayatı boyunca kaç kitap okumuş olursa olsun, aslında kitaplar üzerinden sadece kendini okumuş oluyor. Yani tek bir kitap! Bu böyle, çünkü ismiyle cismiyle aynı kitabı okumuş olan insanlar esasta hiç aynı kitabı okumuş olmuyor. Aynı kitabın sayfalarından aynı duyguları devralmış, aynı esinleri kazanmış, aynı fikirlere erişmiş olarak ayrılmıyor. Elbette, kitapların herkese söylediği ortak şeyler var. Ancak azıcık dahi olsa gerçekten yaşamış isek şunu biliyoruz; insanlar aynı cümleleri aynı kelimelerle kurduklarında bile aslında bize tıpatıp aynı şeyi söylemiyorlar. Daha da ötesi, bizler de onların söylediklerinden birbirinin aynı olan şeyleri anlamıyoruz. Zihinsel bir tramplen gibi düşünmek nasıl olur bu durumda kitapları; onların itici gücüyle zıplıyor, her birimiz kendi erişimimiz içindeki başka dünyaların içine atlıyoruz. Sonrası sadece iç sesi sürekli canlı tutan bir iç ses... Kelimeler de insanlar gibi, her an yeni bir hayat, yeni bir can, yeni bir heyecan ve yepyeni bir muhteva kazanıyor. Bu, aynı kitabın yeniden okunuşunda bile değişmeyen olağanüstü bir güzellik...

“Şimdi, kitapların oldukça sık başka kitaplardan söz ettiklerini ya da sanki kendi aralarında konuştuklarını fark ediyordum. Bu düşüncenin ışığında, kitaplık bana daha da tedirgin edici bir yer gibi göründü. Uzun, yüzyıllar süren bir mırıltı, bir parşömenle bir başka parşömen arasında görünmez bir söyleşiydi demek ki kitaplık; canlı bir nesne, bir insan zihninin yönetemeyeceği güçlerin barınağı, birçok zihinden çıkmış, onları üreten ya da iletenlerin ölümünden sonra da varlığını sürdüren bir gözler hazinesi” diye yazmış ‘Gülün Adı’ kitabında Umberto Eco.

Her durumu zıddıyla birlikte düşünmek icap ediyor; kitapları kendimizce, kendi dünyamız, kendi anlama kabiliyetimiz ve erişimimiz kadar okuyor oluşumuz, bize sadece biricik okuma tecrübeleri, sadece bizim olan bir dünyada yürüme kabiliyeti kazandırmıyor, madalyonun ters yüzünden okursak kendimize gömülme, kendi sınırlarımızda takılma dezavantajını da getiriyor. Eğer kendimizi enginleştirme yolunda bir gayret içinde değilsek, bu yolda iyi kötü bir mesafe alamamışsak, zaman içinde zihinsel ve duygusal anlamda çölleştirici bir kuraklığa mahkum ediyoruz demektir kendimizi. Bu o kadar seyrek yaşanan bir şey değil ne yazık ki günümüzde. Belki daha çok kitap okumakla aşabileceğimizi düşündüğümüzden böyle oluyor. Hayır çare değil bu; daha büyük bir zihin ve kalple okumamız gerekiyor kitapları. Daha doğru bir deyişle daha büyük bir insanlıkla okumalıyız bütün kitapları iç sesimizde birleştiren o tek kitabı...

Claude Levi-Strauss’un ‘Hepimiz Yamyamız’ından birkaç aydınlatıcı cümle: “İnsan zihni kendi sınırlarını dünyaya dayatmaktadır; kendi sınırlarının ötesinde akıl yürütme iddiasında bulunursa da, çözülmez çelişkilere takılıp kalmaktadır. Ama gücümüzü de bu daralmadan almaktayız: Algıladığımız dünya, tanımı gereği mantığımızın kurallarına uyar, çünkü bilinemez bir gerçekliğin zihnin mimarisi içinde kırılmasından ibarettir.”

Kitaplığına doğru baktı ve “Bugün acaba hangi kitap beni okuyacak?” diye mırıldandı beyaz saçlı adam.

Google+ WhatsApp