İnsanı Düzelt Ki Dünya Düzelsin

İnsanı Düzelt Ki Dünya Düzelsin


Mehmet Hâlbilir/ Mardin

 

Soru:  Çocukluk yıllarımı hatırlıyorum; yiyecek bulursak giyecek bulamazdık, giyecek bulursak yakacak odun kömür hayal de tezek bulamazdık.  Çoğu zaman yalın ayak gezerdik. Naylon bir ayakkabı bulursak bizim için büyük bir ikram sonsuz bir mutluluk vesilesi olurdu. Fakat yaşadığımız çevrede insanlar gayet samimi birbirlerinin dertleri ile dertlenir sevinçleri ile sevinirlerdi. Mahalle bir aile gibiydi. Büyükleri büyüğümüz küçükleri küçüğümüzdü. Hepimiz birbirimize sahip çıkar dertleriyle sevinçleriyle ilgilenirdik. Ekmeğimizi paylaşır katığımızı bölüşürdük.

 

Şimdi ise yediğimiz önümüzde yemediğimiz ardımızda her istediğimiz var. Ancak ne fertte ne ailede ne de toplumda bir huzur var!… Merak ediyorum bunun sebebi nedir?

 

Cevap: Söze bir kitaplık söz olacak şu dizelerle başlayalım:

 

Toplumlara huzur veren ne mekân ne zamandır.

İnsanları insan yapan kalbindeki imandır.

Kitabı gömdük toprağa kaldı İslam’ın adı.

Hayatın nûruydu bunlar kalır mı ağız tadı.

 

Toplumun dertleri ile dertlenen merhum Akif dedemiz de aynı minval üzere şunları dile getirmişti:

 

“Ne vicdandır veren ahlaka yükseklik ne irfandır.

İnsanlardaki fazilet hissi Allah korkusundandır.”

 

Dünyada başımıza gelen olaylarda insan hep sebebi dışarıda aramaya çalışır.  Hâlbuki esas sebebin bizzat kendisi olduğunu hiç düşünmez. Ancak rabbimiz gerçek sebebin ne olduğunu şöyle açıklamaktadır:

 

“İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıkar; Allah da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını böylece kendilerine tattırır.”    “De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da daha önce yaşayıp gidenlerin akıbetinin nasıl olduğunu bir görün. Onların çoğu müşrik idiler.” (Rum 30/41-42)

 

Ayetin son cümlesine bir kere daha dikkatinizi vermenizi istiyoruz. “Onların çoğu müşrik idiler.” Bu gün dünyayı baştanbaşa bozan insanların vasıfları bu değil midir? Her birinin Allah’ın yanında bir ilahı daha vardır. Kimi hevasını, kimi güç ve ihtirasını, kimi kibir ve bencilliğini tatmin için dünyayı yaşanmaz hale getirirken insanları insanlığa yakışmayacak uygulamalar ile halden hale koymaktadırlar.

 

Bu nedenledir ki yaratan insanı kendi başına buyruk halde bırakmamıştır.İlk insandan itibaren davranışlarını sınırlayan yasalar indirerek onu ve soyunu merhametiyle edeplendirip terbiye etmek için tüm sebepleri ikmal etmiştir. İnsanın kendi cinsinden elçiler ve anladıkları dilden kitaplar göndererek merhametiyle insanlığı terbiye edip eğitmiştir. Bu eğitimden nasiplenenlerin imanları sayesinde insanlıklarını korudukları için birbirlerini kardeş edinmişler; “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” anlayışı ile hareket etmişlerdir. Kimsenin soyuna, boyuna, aşiretine, rengine bakmadan kendisi gibi inananları kardeş bilerek malını malı canını canı evladını evladı gibi koruyup kollamıştır. İnanmayanlara karşı ise insandır, komşudur günün birinde iman ederse din kardeşim olur gözüyle bakmış; insani ilişkilerinde azami dikkati göstermiştir. Bu insanlar 600 yıl kendi milletinden dininden olmayan çok çeşitli topluluklar ile iç içe kapı komşu olarak yaşamış; kapılarına kilit dahi vurmamışlardı.  Yüzyıllar boyu Rumlarla, Ermenilerle, Süryanilerle, Yahudi, Hıristiyan, Mecusi.. gibi bir çok inanca sahip insanlarla bir devletin tabası olarak yaşamışlardı.

 

Bu insanlar şunu biliyorlardı: Bir yerde meydana gelecek olan olumsuzluk günün birinde o topluluğun tümünü rahatsız eder. Bir şey iyi veya kötü “komşuda pişerse bize de düşer” anlayışı ile güzellikleri yaygınlaştırmaya, kötülükleri çıktığı yerde yok etmeye gayret gösteriyorlardı. Rabbimizin inananlar için yaptığı çağrıya icabet ediyorlardı:

 

“Ey inananlar! Sizi hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah ve Resulüne uyun. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız.”

 

“Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (umuma sirayet ederek hepsini perişan eder). Biliniz ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.” (Enfal 8/24-25)

 

““Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun üzerinde(cehennemin) öyle melekler vardır ki çok korkunç görünümlü ve şiddetlidirler.  Allah kendilerine ne buyurursa yaparlar ve asla O’na karşı gelmezler.” (66/6)

 

Bu nedenle bir ümmet bilinci ile hareket etmek onların karakteri haline gelmişti. Ne zamanki toplum ümmetten ulusa dönüşümü gerçekleştirildi ve rejim değişikliği ile toplumsal hayata müdahale edildi. Kısa zamanda geçmişin izleri silinerek liberal / bireyci bir anlayış, fert ve toplum için hayat tarzı haline getirildi. Kimse kimsenin anlayışına, yaşayışına, davranışına…  söz söyleme hakkı yasal olarak elinden alınmış oldu. İslam’ın ön gördüğü “emri bil maruf nehyi anıl münker/ iyiliği yerine ve kişilere göre önermek, tavsiye etmek emretmek; kötülükten de aynı şekilde sakındırmak, sonuçlarını izah ederek yapmamasını sağlamak ve yine şahsın durumuna göre yasaklamak gibi Erdemler tarihe karıştı. Toplumda huzur aranır olduğu gibi, aile içinde karı koca arasında bile sorunlar çıkmaza girdi. En ufak bir anlaşmazlıkta eşler birbirinden uzaklaştırılarak olay aile facialarına dönüşür oldu. Gün geçmiyor ki bir aile faciası duyulmamış olsun. İnsanlar arası ilişkilerde sevgi, saygı ve samimiyetin açmayacağı kapı yoktur. Bunlarla beraber Allah korkusu İnananlar için her şeyin başında gelmesi gerekir. Bu durumu anlatan bir deyim kullanılır: “Allahtan korkmuyorsan istediğini yap” diye. Allah korkusu ve ahiret inancı toplumun hafızasından uzaklaştığı zaman; huzurdan ve düzenden bahsetmek sadece sözden ibaret olur. Durum bu olunca Allah’ın sünneti bizim içinde tekerrür edecektir:

 

“De ki: Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır? Bundan bizi kurtarırsan şükredenlerden olacağız diye O’na gizli gizli yalvarır yakarırsınız.”

 

“De ki: «Allah sizi ondan ve her sıkıntıdan kurtarır, sonra da O’na ortak koşarsınız.”

 

“De ki: «Allah’ın size üstünüzden (gökten) veya ayaklarınızın altından (yerden) bir azap göndermeye; ya da sizleri birbirinize düşürüp kiminize kiminizin hıncını tattırmaya gücü yeter.» Bak, anlasınlar diye ayetlerimizi nasıl açıklıyoruz!” (Enam 6/64-65)

 

Rabbimiz bu ayette ifade ettiği gibi intikamını alacağını bildirmektedir. Durum budur. Şimdi bizler; isyana, şirke, küfre vurdumduymazlığa, bencilliğe… dönersek; Allah da bizleri yeniden cezalandırma  konusundaki sünnetine dönecektir!.. Bizlere yakışan ise, rabbimize dönerek şirksiz bir iman şeksiz bir teslimiyet ile ona yönelerek razı olacağı bir hayatı yaşamak olmalıdır. Yine bize merhametinden kurtuluşumuz için şu çağrıyı yapıyor:

 

“Ey iman edenler; Allah’tan nasıl korkmanız gerekiyorsa öylece korkun. Ve sizler Müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin.”

 

“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a/Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.”

 

“İçinizden (insanları) hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Ali İmran 3/102-104)

 

Bizler rabbimizin bu çağrısına kulaklarımızı tıkadık. Bize hayat veren Kitabını hayatın dışına çıkartıp, Allahın ayetlerini görmezden geldik. İçimizden insanları ve insanlığı hayra çağıracak örnek ve önder insanlarımızı heder ettik. İtibar etmedik ve onları itibarsızlaştırmaya çalışanların oyunlarına geldik. Kendi geleceğimizi karattığımızın farkına varamadık. İş işten geçip kaçınılmaz son başımıza gelince aklımız başımıza geldi başladık şikâyete.  Ama atı alan Üsküdar’ı geçti. Biz yaya kaldık. Tabiat boşluğu affetmediği gibi;  “sünnetullah da affetmez.” Allah asla sünnetini icra etmede ihmal etmez İmhal (belli zamana kadar tehir) eder. İşte bu gün şikâyetçi olduğumuz hayat, İmhal edilen sünnetullahın icra edilmesidir. Ayette buyurduğu gibi birbirimizin eliyle (oğlumuzun, kızımızın, karı ve kocanın birbirlerine karşı yaptıkları ile) Allah intikamını alıyor. Çare yaptıklarımıza pişmanlığımızı samimiyetle itiraf ederek tövbe ve istiğfarla Allaha dönmektir. O bizi bağışlayıp halimizi düzeltmez ise bizi kimse kurtaramaz. Müminlerin özelliklerinden bahsedilirken:

 

“Onlar ki; fena bir şey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı anarlar. Hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları, Allah’tan başka kim bağışlar? Hem onlar yaptıklarında bile bile ısrar da etmezler.” (Ali İmran 3/135)

 

Hatasından dönmeyenlerin akıbeti ise daha kötüdür. İşte tarihi bir örnek:

 

(Nuh onlara şöyle demişti): “Allah’â kulluk edin; ondan sakının ve bana itaat edin.” “Ki Allah günahlarınızı size bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin; doğrusu Allah’ın belirttiği süre gelince asla geri bırakılmaz; keşke bu gerçeği bilseniz!” (Nuh.71/3-4)

 

Onlar bu gerçeği bilmediler, anlamak istemediler, suda boğulup ateşe sokuldular/ sokulacaklar. İşte cümlemize geçmiş kavimlerin akıbetinden bir örnek. Dileyen anlar düşünür öğüdünü alır, dileyen de  gülüp geçer!.. Tercih sizin takdir Allah’ındır…

Google+ WhatsApp