İnsana çıkan yol

İnsana çıkan yol


“Bir şeyi birazcık anladığımı hissettiğimde” dedi yanındakine, “anlamayı isteyebileceğim yeni bir şey hemen oracıkta beni bekler halde oluyor!”

 

“Hayat...” diye başlayan ne çok cümle kurmuşum. Dahası, bu eli kalem tutan herkes için de böyle... Konuşurken de dilimizden eksik olmuyor hiç ‘hayat’lı ifadeler. Kafamızın içindeki en temel meşgalelerden biri hayat ve gizemleri... Onu anlamaya, anlamlandırmaya, onunla ilgili zihnimizi açacak, kalbimizi ferahlatacak tutamaklar belirlemeye çalışıyoruz. Bunu mütemadiyen yapıyoruz. Tabiatımız böyle... Yaşarken, yaşadığımız şeye dair iyi kötü farkındalıklarımız da olsun istiyoruz. Bilinmezlerle dolu kör bir karanlığın içinden geçip gitmek istemiyoruz. Her şeyi yerli yerine koyabilmek adına bir idrak, bir muhakeme, bir tasavvur geliştirmek istiyoruz. Bu aslında her insanın içinde dürülü bulunan varlık derdinin bulduğu her sebeple, her fırsatla kendini dışa vurması belki de... Çünkü hayatı anlamaya çalışırken kendimizi anlamaya çalışıyoruz aslında. ‘İnsan’ı yani... Bu elbette iyi bir şey... Ama şunu da sormamız gerek kendimize: Hayatı ve insanı merak ederken, her biri içimizde sızıldanıp duran sorularımıza cevaplar ararken ne kadar kendimiz olabiliyor, ne kadar kendimizde kalabiliyoruz? Üstüne yaşadıklarımızdan ekler almamış, hafızamızda birikenlerin tortusunu üstünde taşımayan yalınkat halimize ulaşmanın bir yolunu hâlâ bulabiliyor muyuz?

 

“Düşünce hafızanın tepkisidir ve hafıza kollektifin sonucudur. Düşünce hafızaya dayalı olduğu sürece düşünce özgürlüğü asla mevcut olmaz” diyor Jiddu Krishnamurti, ‘Zihinsel Kurtuluş isimli kitabında.

 

Eskiye göre çok daha kalabalık ortamlarda yaşıyoruz. Bize birbirimizi taşıyan, kalabalıkları her şeyiyle getirip kapımızın önüne yığan, bizi kendi başına kalma imkanlarından giderek daha fazla mahrum bırakan bir cangıl yeni hayatımız. Sıkıştırılmış, iç içe girmiş, farklılıkları görünmez hale getirmiş bir anaforda dönüp durmak yeni gerçekliğimiz. Hepimiz istesek de istemesek de bu gerçekliğin içinde bu döngünün sarhoşluğuyla malul kurgusal karakterlere dönüşüyoruz. Düşüncelerimiz ve duygularımız da kurguya dahil! Bu kalabalık cangılda, duyguları ve düşünceleri önüne katıp götüren bu çılgın anaforda, hayata ve insana dair hakikatler bulmak ne kadar mümkün? Muhtemel ki; düşünürken, düşünmeye çalışırken, bu kalabalıkta yolumuzu bulmaya çalışırken her şey daha da çatallaşıyor; üstümüze çöken çağcıl sis görme kabiliyetimizi belki de daha fazla elimizden alıyor. Muhtemel ki; sadece hayatı değil zihinleri de kurgulayan bu döngü, peşinde olduğumuz hakikatlerden daha uzaklaştıracak kodlarla karşımıza çıkıyor, önümüzü kesiyor. İnsan ve hayat hakkında söylenmiş sözler, hakikatleri ne olursa olsun, bu döngü içinde anlamını yitiriyor, etiketler halinde her şeyin üstüne yapıştırılan kaba tekerlemelere dönüşüyor. Kurgusal insan, kodlanmış düşünceleri, güdülenmiş duygularıyla görüş alanımızı kapatarak, ‹insan›ı her geçen gün bizden biraz daha uzaklaştırıyor.

 

İçinde yaşayıp gittiğimiz hayatı merak etmekten vazgeçemeyiz. Bu bizi insana götüren yol; insanı anlama, idrak etme, varlığı anlamlandırma içgüdülerimizin zihnimize verdiği istikamet... Ama bu yolda yürürken adımlarımızı hangi zemin üstünde attığımızı da düşünmek, bu yolda güçlü hassasiyetler göstermek durumundayız. Anlamaya çalışırken, her şeyi gerçek anlamından uzaklaştıran ezberlere teslim edebiliriz kendimizi. Bu yolu tedbirsizce yürürsek, anlamaya çalışırken anlamaktan uzaklaşan bir zavallıya dönüştürebilir bu çabamız bizi. Yalınkat halimizi geri kazanmanın arayışı içinde olmalıyız. Berrak bir zihne ve daha önemlisi uyanık, salim bir kalbe ihtiyacımız var. «Hayat...» diye başlayan cümlelerin gelip ‹insan›ı bulabilmesi için başka bir yol yok çünkü!

Google+ WhatsApp