İltifatın Böylesi Hak Edene Yakışmaz mı?

İltifatın Böylesi Hak Edene Yakışmaz mı?


“Kendilerine Tevrat öğretildiği halde, onun gereğini yapmayanların durumu, sırtına kitap yüklenmiş merkebin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayan kimselerin durumu ne kötüdür! Allah zalimleri doğru yola eriştirmez.” (Cuma 62/5)

 

Her sözün bir muhatabı olmasına rağmen söz, sadece ilk muhatabını ilgilendirmez, kıyamete kadar aynı işi yapan her ferdi ve toplumu kapsayıcı bir özelliğe sahiptir. “Hitabın hususiliği hükmün umumiliğine mani değildir.” Bahsini etmiş olduğunuz ayette kitaba mensup olan ve o kitabın âlimi olduğunu iddia eden kimseler; bildiğini söyledikleri kitabın hükümlerine göre bir hayat yaşamadıkları için sadece bu bilgilerin hamallığını yapanlar; Sırtına yükletilen kitabın sadece yükünü taşımaktan başka bir gayesi olmayan merkeplere benzetilmiştir.  Ayetin ortaya koymuş olduğu manzara bunu göstermektedir:

 

Şimdi İsrail oğulları için böyle buyuran Allah Teala, aynı konumdaki başka ümmetlerden ilmiyle amel etmeyen âlimlere ve toplumlara farklı şeyler mi söyleyecektir? Elbette aynı işi yapan insanlara Allah Teâlâ aynı hükmü uygulayacaktır. İster önceki ümmetlerden olsun ister sonraki ümmetlerden olsun O’nun hükmü değişmez. Çünkü O’nun sünnetinde bir değişiklik bulamazsınız ayeti (Ahzab 33/62; Fatır 35/43; Fetih 48/23) bunu ifade etmektedir.

 

Şimdi Kur’an ile yükümlü tutulup ta onunla amel etmeyen Muhammed (as)’ın ümmeti olduğunu iddia eden bizlerin durumu farklı mı olacak? Bu yasa bizim için uygulanmayacak mı? Bizim “alimlerimizden” koca koca Prof. , Doç. , Dr., Müftü, Vaiz, Hoca, HacıacıHahhnn   unvanlı kimselerimiz, Kur’an’ın bilgilerini yüklendikleri ve de onu tebliğ etmekten, yaşamaktan mesul olanlar, onunla amel etmedikleri halde Allah bunlara  torpil mi geçecek? Ya da Allah Teâlâ değişmez dediği sünnetini mi değiştirecek? “Sizler Muhammed (as)’ın ümmetlerisiniz Peygamberinizden torpillisiniz sizin için değişmez yasalarımı / sünnetimi değiştirdim; sizler demokrasi ile “şereflenmiş”! İnsanlarsınız,  benim kitabıma ihtiyacınız yok. Ondan daha iyisini bulmuşunuz bildiğiniz gibi yapın” mı diyecek?  Böyle bir beklentisi ve anlayışı olan varsa ona sözümüz yoktur. Beklesin! Ancak çöllerde su bekleyenlerin görmüş olduğu serap gibi bir sonucu göğüslemek zorunda kalacağı kaçınılmaz olacaktır. Sonuçta bunca tahsil, bunca bilgi ve bunca unvan ne işe yarar?  Ziya paşa:  “İlim insanın cehaletini / bilmezliğini giderir, “eşeklik” baki kalır” demişti.  Kitabın İlmiyle amel etmeyenlerin “eşekliği” bilgileri oranında katlanmaktadır. Çünkü ne kadar çok bilgi o kadar çok hamallık, o kadar çok ahmaklık demek olmaktadır. Akıllarını doğru kullanmayanların üzerine Allah pislik yağdıracağını ifade etmektedir.(Yunus 10/100)  Peygamberimiz ise: “Faydasız ilimden Allaha sığınırım” buyurmuştur. Burada bahsini ettiğimiz bilgi vahyin ürünü olan gerçek bilgidir;  gerçeğin bilgisidir. İnsanların kuruntularından oluşan felsefi bir bilgi değildir. İnsanların kuruntularından oluşan bilginin insanı hangi badirelere sürüklediğini bahsedilen ayetin öncesinde geçen şu ayetler ortaya koymaktadır:

 

“De ki: Ey Yahudiler! Bütün insanlar değil de, yalnız, kendinizin Allah’ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız, bunda da samimi iseniz, haydi ölümü temenni edin (bakalım)!” “Ama onlar, önceden yaptıklarından dolayı ölümü asla temenni etmezler. Allah, zalimleri çok iyi bilir.”

 

“De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’a döndürüleceksiniz de O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir.” (Cuma 62/ 6-8)

 

Bu özelliklere dikkat edince görüyoruz ki;  O toplum önce kendilerini tüm toplumlardan üstün gören bir anlayışa sahip olmuşlardır. Sonra o halkın içinden çıkan ve Tevrat’ın bilgisine sahip olan kimseler ise kendilerini müstağni görmeye başlamış, kitabın hükümlerini arkalarına atarak hevalarını ilahlaştırmışlardı. Yüklenmiş oldukları sorumluluğun, taşıdıkları değerin farkında olmayan bu zümre için “ Kitap taşıyan merkep” sıfatı verilmiştir.  Bu demektir ki kıyamete kadar gelecek toplumlar içerisinde aynı vasıflara sahip olanlar, bu sıfatla anılmaktan kurtulamayacaklar. Çünkü benzer bir durum yine İsrail oğulları ile ilgili olarak İsra suresinin 4. ayetinden 7 ye kadar olan bölümde dile getirilmektedir. İki defa azgınlık edecek olan İsrail oğullarının güçlü kuvvetli kullar eliyle bertaraf edileceğinden bahsettikten sonra; bunun son olmayacağını, eğer yine azgınlığa dönerler ise Allah Teâlâ’nın da onları yeniden cezalandırmak için döneceğini bildirilmektedir. Ayrıca bu durum sadece İsrail oğulları için konulmuş bir yasa da değildir. Tüm insanlık için konulmuş sünnetullahdır. İnsanoğlu azgınlaştığı zaman onları da bir başka kullarının eliyle veya bizatihi yerden veya gökten göndereceği musibetler ile cezalandırması da mukadderdir. Burada bu devamlılığı görmemiz gerekmektedir.

 

“Onlar, sırf «Rabbimiz Allah’tır» dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları (kötülüklerini) diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir.” (Hac 22/40)

 

Yine Allah’ın elçilerinin getirmiş olduğu kitabı görmezlikten gelen ve kabul etmemekte direnen nice toplulukları Allah Teâlâ’nın yerle yeksan ettiğini beyan eden helak sahnelerini Kur’an’da görmekteyiz. Allah’ın yasası bu minval üzere işlemektedir:

 

“Daha önceki milletlere nice peygamberler göndermiştik.”  “Onlar, kendilerine gelen her peygamberi mutlaka alaya alırlardı.”  “Biz bunlardan daha zorba olanları da helâk ettik. Buna dair öncekilerde nice örnekler geçmiştir.” (Zuhruf 43/6-8)

 

Bizim için ise:

 

“Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun. O’nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz! Nice memleketler var ki biz onları helâk ettik. Azabımız onlara geceleyin yahut gündüz istirahat ederlerken geldi.” “Baskınımız geldiği zaman, çağırışları: Biz gerçekten zalimlerdendik, demekten başka bir şey olmadı.” (Araf 7/ 3-4)

 

Her Musa’nın karşısına dikilen bir firavun, her firavunun değirmenine su taşıyan Bel’am’ları, Hâman ve Karunları olmuştur.  Ancak bu sıfatlar tarihi şahsiyetlerin üzerinde tarihte kalmamış;  bunların rollerini yüklenen insanlar her zaman olagelmiştir. Peygamberimizin karşısında düşmanlıklarını sürdüren Müşriklerin olduğunu; arkasında namaz kılan münafıkların bulunduğunu Kur’an’ın şahitliği ile biliyoruz. Daha sonraları sahabe arasına karışan Müslüman görünümlü ehli kitap mensuplarının dini içten yıkmak için yaptıkları faaliyetleri ise tarihi kayıtlardan öğreniyoruz. Bunun olması kadar da tabii bir şey olamaz diye düşünüyoruz. Çünkü İslam bunca dinin, medeniyetin üzerine nisan yağmuru gibi yağarken; suya dalan fakat bir tüyü bile ıslanmayan ördek misali hiç nasibini alamayan nice insanlar; eski inançlarını korumuşladır. İslam; 30 yılda Orta Asya’ya kadar ilerlemiş; iki İmparatorluğun birini yok etmiş (Sasani impr.) diğerinin de kolunu kanadını budamıştır.(Roma ipr.) Bu insanlar sel suyu gibi akan İslam mücahitlerine teslim olsalar da;  iç dünyalarında sakladıkları kinlerini ve eski inançlarını bir biçimde kusmak için fırsat kolluyorlardı. Bekledikleri fırsatı buldukları zaman;  İslam dünyasında arka arkaya en yüksek düzeyde beş suikast olayını gerçekleştirmişlerdir. Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali Ve oğulları Hz. Hasan-Hz. Hüseyin şehit edilmişti. Bu olaylar bile tek başına içinde bulunulan durumun vahametini göstermek için yeterli bir sebeptir. Bunların hepsi İslam’ı gereği gibi kabullenmemenin ve hazmetmemenin sonucu olarak ortaya çıkan hadiseler olmuştur. Kimliğinde İslam yazması ne o gün ne de bu gün toplumu değiştirmeye yeterli bir neden olmamıştır. Bunun içindir ki fitne kazanı kaynamaya hala devam ediyor. O gün Abdullah İbni Sebelerin yapmaya çalıştığını, bu günlerde de yeni uzantıları yapmaya çalışıyor. Gözlerini halkı Müslüman olan ülkelere dikenler, hep yeni oyunlar peşinde koştuklarını görüyoruz. İslamı ve müslümanları teröre, kaos ve kargaşaya boğarak, yeni çıkarlar devşirmeye çalışan küresel sistemin misyonerleri yedi yirmi dört işlerini yapmaya çalışıyorlar.  Kendilerine en büyük engel olarak gördükleri İslam’ı bozmak için kendisine; Kur’an’ı mı değiştireceğin diye sorulan Graham Fuller: “ Biz Kur’an’ı değiştirmeyeceğiz, Kur’an’dan anlaşılanı değiştireceğiz” demişti. Bu sözün İslam coğrafyasında gerçekleşmesi için 28 Şubattan sonra ihdas edilen Abant toplantıları ile bu memleketin hatırı sayılır söz ve yazı ustalarını defalarca bir araya getirerek zihinlerindeki format değiştirildi. Yâda istedikleri gibi bir form kazandırıldı. Bunun en açık örneğini en son yayınladıkları sonuç bildirisinde Mehmet Aydının açıklamalarında görülmektedir.  Aydın : “Demokrasi eşittir İslam, Müslümanlar iki kere Demokrasi demeliler…” ifadelerini kullandı. Ne oradaki bulunanlardan ne de onları dinleyen mele, mütref ve halktan tık çıkmadı.   Şimdi bunlar zamanımızın “âlimleri” olduğuna göre; Kur’an’a,  İslam’a dair bilgilerini ne yaptılar dersiniz? 28 Şubatın yüksek basınçlı atmosferinde buharlaştı mı? Bunların hem Allah’a hem de kendi halkına karşı bir sorumlulukları olmayacak mı? Biz olduğuna inanıyoruz. Kimse çoban Mehmet ten bir şey beklemez ama kitabın bilgisini yüklenmiş olan “ Mehmet” ten  çok şey bekler!..   Çünkü herkesin sorumluluğu, bulunduğu yer ve yüklendiği bilgi ile doğru orantılıdır.

 

Ancak daha ciddiyetle düşünmemiz gereken şey; biz bu senaryonun neresindeyiz?..  Bu işte bizim payımıza düşen nedir diye düşünüp değerlendirmemiz gerekmeyecek mi?!  Bizim işimiz ne suç tespiti yapmak ne de suçlu bulmaktır. Buna gerekte yok. Nasıl olsa bütün  işlerin sonu Allaha varacak; (Lokman 31/22)  Allah’ta herkesin hesabını çarçabuk görecektir. Allah Teâlâ’nın bu işi yaptığına inanıyoruz. Bizim işimiz,  bu can bu tende iken yaşadığımız zaman ve zeminde üzerimize düşen sorumluluklarımızın neler olduğunu anlamak, anladığımızı hayata geçirmek için çalışmak ve bilip gördüklerimizi anlatmaktır. Yüce rabbimizden hesap günü “Keşke toprak olsaydım” (Nebe 78/40) diyenlerden değil; yüzleri gülenlerden olmayı niyaz ediyor;  Az sözden çok şey anlayanlara selam olsun diyoruz!..

Google+ WhatsApp