İlahiyatçının Cinneti

İlahiyatçının Cinneti


Tefsir hocası Prof. Dr. Mustafa Öztürk kamuoyuna, “cinnet noktasındayım” diye başlayan bir duyuru yapmış. Cinnetini de, lanet okuduğu dinbazların kendisini kafir, müşrik, ateist diye yaftalamalarına bağlamış ve bu yüzden hem dindarlardan hem de din alanında çalışıp çabalamaktan iğrendiğini belirtmiş. Bu ibret-i alemlik ‘duyuru’ üzerinde bir nebze durmak vacip oldu.

 

Tefsir hocası Prof. Dr. Mustafa Öztürk kamuoyuna, “cinnet noktasındayım” diye başlayan bir duyuru yapmış. Cinnetini de, lanet okuduğu dinbazların kendisini kafir, müşrik, ateist diye yaftalamalarına bağlamış ve bu yüzden hem dindarlardan hem de din alanında çalışıp çabalamaktan iğrendiğini belirtmiş. Bu ibret-i alemlik ‘duyuru’ üzerinde bir nebze durmak vacip oldu.

 

Hiçbir insanın cinnet geçirmesini arzu etmeyiz. Bu vesileyle öncelikle Mustafa Öztürk’e akıl, iz’an, basiret ve duyu sağlığı temenni ediyorum.

 

Mustafa Öztürk’ün cinnet geçirme sebebini hiç anlamadım. Eğer kendisini bu sıfatlardan beri görüyorsa, usulü dairesinde gereken cevabı verecek kapasiteye fazlasıyla sahiptir. Her şeye rağmen ‘haksız yere’ sataşmaya devam edenler olursa, herhalde bunu da dert etmesi gerekmezdi.

 

Tarihte istisnasız bütün nebiler/rasuller, Allah tarafından irsal edildikleri günden itibaren toplumları tarafından her türlü hakarete, sataşmaya, sövgüye maruz kalmışlar, taşlanmışlar, ölümle tehdit edilmişler ve kimisi de gerçekten öldürülmüştür. Yeryüzünün her bir köşesi, “Rabbim Allah’tır” dediği için öldürülmüş (şehid edilmiş) müminlerin kanlarıyla sulanmıştır. Bununla beraber hiçbir nebî ve rasulün, kavminin işkencesine maruz kalan hiçbir müminin cinnet geçirdiği duyulmamış, görülmemiştir. Kavimleri tarafından küfürle ve sapkınlıkla suçlanmak nebiler için en ‘masum’ belalardır.

 

Nebiler/rasuller başta olmak üzere müminler cinnet geçirmezler çünkü hak dava uğrunda -ucu ölüme kadar varan- işkence ve sıkıntılara maruz kaldıklarında ilk akıllarına gelen teselli şu olur: “İnna lillah ve inna ileyhi raciûn;” Allah’a aitiz ve O’na döneceğiz. Mümin olmanın kariyeri, Allah yolunda eza ve cefaya uğradıkça teslimiyetin artması, imanın daha bir tadına varılmasıdır. Çünkü müminin davası haktır ve hak uğrunda mümine belaların gelmesi ise düğün-bayram gibidir. Bunun en güzel açılımı Firavun’un sihirbazları iken Musa’ya iman ederek, Firavunun belasını göğüsleyen o adam gibi adamların teslimiyetlerinde görülmektedir.

 

Nemrut İbrahim’i, Firavun Musa’yı, Darunnedve Muhammed’i (sav) cinnet noktasına getirememişlerdi. Cinnet şöyle dursun Allah’ın bu şerefli elçilerinin imanları zirve yapmıştı. Aslında denizi geçip, Firavunun zulmünden kurtardığı kavminin, bunun bir mükafatı ve şükür ifadesi(!) olarak Musa’dan put istemeleri ve yeri geldiğinde, “Sen ve Rabbin gidip savaşın, biz burada oturuyoruz” diye diklenmeleri Firavundan daha fazla cinnet geçirtici(!) bir küstahlık iken, o da Musa’nın psikolojisinde bir hasar oluşturamamıştı. Nedense nebilerin psikolojileri hiç ozulmuyordu.

 

Mustafa Öztürk herhangi bir Firavun’un zulmüne uğramadı, siyasi bir yaptırımla karşılaşmadı. Bedel de ödemedi. Bilakis, ‘dinbazlar’a göstermediği hoşgörü ve sevgiyi çağın Firavununa göstererek meşruiyet atfetti. Dinbazlara lanet okudu ama dinin kökünü kazıyan liderlere gıkını çıkartmadı. Ona sebkat etmiş fikirdaşlarından Ali Abdurrazık, Nasr Hamid Ebu Zeyd, Abdülkerim Süruş benzeri bedeller ödemedi. Buna rağmen cinnet geçiren de o oldu.

 

Peki bu durumda M. Öztürk’ü cinnet noktasına getiren ne oldu? Bana kalırsa onu cinnet noktasına getiren şey harici herhangi bir sebep değil, bizzat kendi vicdanıdır. Vicdanı onu sıktıkça sıkmaktadır. Belki de içine girdiği dönülmez akşamın ufkunu yeni idrak etmektedir. İslam’a teslim olmakla, İslam’ı teslim almak girişimi aynı değildir. İslam’a teslim olan asla cinnet geçirmez. İslam’ı teslim almak isteyenlerin akıbeti ise Nietzschevari bir bunalımdır. Hem bir ön kabul olarak iddia edebiliriz ki, Allah insana asla cinnet geçirtecek bir din göndermemiştir. Bilakis cinnetin iyileştiricisi olarak din vardır. Öztürk’ü cinnet noktasına getiren, İslam’ı, tefsirinin ‘uzmanı’ olduğu Kur’an’ı değil de, laikliği velinimet kabul etmesidir. Müslümanları yatıp-kalkıp M. Kemal’a dua etmeye çağırmasıdır.

 

Müslümanların zaaflarından, İslam’ın adeta tarih dışı kaldığı gibi anlamlar çıkartmak, Kur’an’ı nesneleştirmek insanın psikolojisini bozar. Kur’an’ı, bütün zamanın ve bütün mekanın putlarına, tağutlarına, Müslüman olmayan emir sahiplerine, hükmetme makamını haksız yere gasp etmiş bulunan bütün zorbalara karşı verilecek mücadelenin, tazeliğinden ve güncelliğinden hiçbir şey yitirmemiş bir kaynak olarak okumayıp, modernist tartışmalara meze yapmak insanı cinnet noktasına getirmez mi?

 

Bu anlamda Öztürk tek değildir. Şimdilerde Kur’an’ı ve sünneti hayatın dışına atmak moda oldu. Kendilerini Kur’an’a göre değiştirmek istemeyenler, Kur’an’ı kendilerine doğru tevil etmenin yollarını aramaktadırlar. Kur’an insanı sorgulamakta iken, insan Kur’an’ı sorgulamaya yeltenmektedir. Ama aynı insanlar bugün bize zorla dayatılan sözde değerleri, Allah yerine ikame edilen siyasi liderleri asla sorgulamamaktadırlar çünkü o sorgu, sahiplerinin önüne ağır faturalar koymaktadır. Allah’ı, elçisini, Kur’an’ı sorgulamanın, Müslümanlara sövmenin, Müslümanları laikliğe ve Kemalizme iman etmeye çağırmanın ise -bu dünyada- hiçbir bedeli yoktur. İşte buradaki yakıcı çelişki zamanla birilerinin vicdanını gerçekten sıkmaktadır.

 

Modern toplumu tanımlayacak en uygun sözcük herhalde cinnettir. Her gün üzerimize boca edilen haberlerde içimizi karartan kadın cinayetleri ve benzeri suçlar bir cinnetin sonucudur. Bütün bu yaşananlar insanları, Allah’a sırt döndükleri, Allah’ın dinine İstanbul Sözleşmesinin çeyreği kadar bile değer vermedikleri için bu toplumsal bunalımlara maruz kaldıklarını düşündürüp, yeniden iman etmelerini sağlamak yerine, deist ya da ateist yapmaktadır. Müslüman mahallesinde dillerde dolaşan kelime ve kavramların iman, ihlas, takva, velayet, (Allah’a, Rasulüne ve mümin ulul emre) itaat, salat, zikir, iffet, namus, tesettür vd. olması gerekirken deizm ve ateizm gibi kelimelerin olması, söz konusu cinnet halini yeterince açıklamaktadır.

 

‘Haksız yere’ tekfir edildiğini ileri süren kişinin, din işleriyle uğraşmayı bütünüyle bıraktığını söylemesinin bir izahı yoktur. Savunacak bir tezi, güdülecek bir davası olan bir insanın, muhataplarının eleştiri ve tepkileri nedeniyle tezinden ve davasından vazgeçmesi, ‘davasına’ olan inancını yitirdiğini gösterir. Kendisini çıkmaz bir sokakta gibi hissedip, bir itirafta bulunmak yerine, cinnet gibi sözcüklerle “artık ben oynamıyorum” deme noktasına gelmiştir.

 

Kur’an kendisini şifa olarak adlandırırken, bir tefsir hocasının şifa değil, cinneti terennüm etmesi ibret vesilesidir. Yazının özeti ve sözün sonu olarak belirtmek isterim ki Kur’an, üzerinde türlü bilimsel çalışmalar yapmakla bize/insana şifa olmaz ve olmayacaktır. Kur’an’ın şifa olması, tıpkı ilk Kur’an nesli gibi ona şeksiz ve şartsız iman etmekle mümkündür.

Google+ WhatsApp