İktidarı Kutsamak

İktidarı Kutsamak


Muhafazakârlar ele geçirdikleri güç ve sermaye ile nüfuz alanlarını genişletti, iktidardan pay aldıkları gibi, ciddi sermaye sahibi de oldular. Tabi ilk zamanların idealist İslamcı politikacıları, ilerleyen zamanla değişmeye dönüşmeye başladılar.

 

II. Meşrutiyet ilan edilip, İttihatçılar iktidara geldiğinde, şikâyet edilen devr-i sabıkın başka bir surete dönüşüp süreceği kimsenin aklına gelmemişti. Meşrutiyet ilan edilmiş, jakoben Hamidizm sona ermiş, hürriyet velveleleri ortalığı kaplamış, Müslim gayrimüslim yeni düzeni sevinç gösterileriyle karşılamıştır. Devlet ve hükümet birden tamamen farklı bir muhtevaya bürünmüş, daha da kutsallaşmış, yüceltilmeye başlanmış, yeni dönem, manevi alandaki yorumlardan da gerekli meşruiyetini sağlamıştır.

 

Ayasofya Kürsüsünden vaaz veren Manastırlı İsmail Hakkı, toplanan yüzlerce, binlerce insana kurulan yeni düzenin mükemmelliğini anlatırken, artık eski fitne dönemlerine dönülmemesi gerektiğini, hükümete sahip çıkılmasının farz olduğunu haykırıyordu. Kimse geçmişe dönüp bakmamalıydı, kimse geçmişte olanları özlememeli, geçmişe en küçük bir atıf yapmamalıydı.

 

Dönemin ilmiye sınıfının öncü şahsiyetlerinin teşebbüsüyle kurulan Cemiyet-i İlmiye-i İslamiye yayınladığı kuruluş gerekçesinde, Hükümeti siyaseten takip edeceklerini, yaptığı hayırlı işlerde destekleyeceklerini, kötülerinde ise tenkit edeceklerini söylüyordu. İlmiye sınıfı bu tavrıyla büyük hata yaptığının farkında değildi. Zira Batı hayranı, Avrupalılaşmak peşinde koşan laiklerin iktidarından hayırlı işler beklemek abesle iştigal etmekti.

 

Tabi geçmişin zikri ve özlemi men edilmeye çalışılırken, mevcudunda eleştirisi katiyen haramdı. Herkes kendi işine bakmalı, kimse hükümeti eleştirmeye yeltenmemeliydi. Dönemin önemli adamlarından Hüseyin Kazım Kadri hatıratında, İttihatçılar iktidara geldikten sonra öyle bir baskı ortamı oluşturuldu ki, kimse Abdülhamid hakkında konuşmaya, o döneme ait bir şeyden bahsetmeye cesaret edemiyordu demektedir.

 

Dönemin ilmiye sınıfına ait hemen hemen bütün zevat, yeni iktidarı yüceltmekte, kutsamakta, iktidarın yanında yöresinde yer almaktaydı. İttihat ve Terakki’nin uygulamalarına yöneltilen en küçük bir eleştiri, eski döneme özlem, istibdadı çağırmak, karanlık günlere dönmek olarak değerlendiriliyordu. Mehmed Akif verdiği bir vaazda toplanan halka, bu iktidarın İslam aleminin son umudu olduğunu, bu hükümet yıkılırsa yeryüzünde yaşayan bütün Müslümanların büyük sıkıntılar çekeceğini anlatıyor, eleştirilerde bulunulmaması, devlet ve siyasete karışılmaması gerektiğini söylüyordu.

 

Abdülhamid’in baskısından kurutulan devlet ve millet Avrupa sevdalısı, gavur hayranı İttihatçıların idaresine girdi. İttihatçı iktidarla birlikte başlayan toplumsal yozlaşma, adam kayırma, rüşvet, sahtekârlık, ahlaksızlık, dinden uzaklaşma, haramların kurumsal yollarla yaygınlaşması, Müslüman kitleleri rahatsız etmeye başladı. Bu uygulamaların sonucunda seslerini yükseltmeye başlayanlar, fitneciler, erbab-ı melanet, istibdaddcılar, Hamidiler, din bezirganları vb. sıfatlarla anılmaya, itibarsızlaştırılmaya çalışıldı.

 

Derviş Vahdeti gibi dönemin muhalif isimleri, uygulamaların şeriata aykırı olduğu, Müslüman ahalinin ahlaksızlaştırıldığı, devlet kademelerinde kayırmacılığın, ayrıcalığın, rüşvetin ayyuka çıktığı, genç Müslüman kızlarımızın Hıristiyanlarla beraber eğitim görmesinin sakıncalarını dile getirdi. Olaylar tam da Vahdeti ve İttihatçılara muhalif olanların dediği gibi gelişmekteydi. Fakat İttihatçılara yamananların cevabı hazırdı. Dönemin önemli Müslüman basınından olan Sıratı Müstakim sütunlarında yazanlar bu tür eleştirilere hemen cevapta gecikmediler.

 

Ahaliye hitaplarında, bu tür eleştirileri yapanları fitneciler, din yobazları, sahtekârlar, Hamidiler, istibdadcılar, eski rejim meraklıları olarak yaftalamaya başladılar. Yaşanmakta olan ve ileriye doğru daha da vahim duruma doğru giden içtimai ve ahlaki buhrana karşı sessiz kalanlar, bu eleştirileri bastırmak için var gücüyle çalakalem yazı yazmaktaydı. Savunmaları ise, hükümet Müslüman aleminin tek ümidiydi. Müslümanların savunucusu, koruyup gözeteniydi. Eğer dünyanın her yerindeki Müslümanlar rahatça yaşayabiliyorsa, bu mevcut hükümetin sayesindeydi.

 

Oysa durum hiçte öyle değildi. İttihatçıların iktidara gelmesiyle birlikte, Memalik-i Osman-i parçalanmaya, her tarafta kaybetmeye, her yerdeki Müslüman ahali zulüm, sürgün, baskı, yokluk görmeye başlamıştı. Balkanlar kaynıyor, Rusya Müslümanları eziyor, İtalya Fransa Kuzey Afrika’yı işgal ediyor, Müslümanlara kan kusturuyordu. Lakin dönemin ilmiye sınıfı ne hikmet ise, iktidarı kutsamaktan geri durmuyordu. Sonunda olan oldu, göz göre göre gelen felaketler yaşandı.

 

Tarih yüz yıl sonra tekrar etti. Jakoben kemalizme karşı muhafazakâr iktidar, bireysel özgürlüklerin demokratik talepler zemininde sağlanacağına dair verdiği sözler karşılığında maslahat gereği desteklendi. Bu destek ilk zamanlar sadece insani hak ve özgürlüklerin kazanılmasına dair bir tercih olarak görülürken, sonraları laik devleti sahiplenmeye, savunmaya, iktidarı kutsamaya, iktidar karşıtlarını çeşitli olumsuz sıfatlarla yaftalamaya kadar vardı.

 

Muhafazakârlar ele geçirdikleri güç ve sermaye ile nüfuz alanlarını genişletti, iktidardan pay aldıkları gibi, ciddi sermaye sahibi de oldular. Tabi ilk zamanların idealist İslamcı politikacıları, ilerleyen zamanla değişmeye dönüşmeye başladılar. Milletvekili lojmanlarını satarak prestij kazanmaya çalışanlar, çok geçmeden saraylar inşa ettiler, malikaneler sahibi oldular. İsrafı haram diyenler, müsrifin zümresinin birer ferdi oldular. Tabii maslahat gereği destek verenlerin de tavrı değişti.

 

Önceleri hayırlı işlerinde hükümeti destekleyeceklerini, olumsuzluklar karşısında ise eleştireceklerini söyleyenler, dediklerini yaptılar. Lakin aktif desteğin yerini pasif eleştiri dolduramadı. Aslında onlarda farkında olmadan büyük hata yapmıştı. Avrupalı olmak, Batı ile birlikte gelecek kurmak isteyen laik zihniyetten hayırlı işler beklemek abesle iştigal etmekti. Fakat siyasi basiretsiz ve ferasetsiz tutumlar, meselenin künhüne vakıf olmanın önüne geçti. Hükümeti eleştirenler, hükümetin içinde olan eski İslamcılar ve dışarıda onların hayranları tarafından ağır hakaretlere maruz kaldı.

 

Şimdilerde ise iktidarı eleştirenlere karşı iktidarı kutsayanlar tarafında garip bir itiraz anlayışı gelişti.

Gelir adaletsizliği hat safhada, millet geçinemiyor denildiğinde, tüp gaz, şeker kuyruklarını unuttun mu diyorlar. Millet faturalara mahkûm bir hayat yaşıyor, giderlerini karşılayamıyor denildiğinde, cebinde akıllı telefon var diyorlar.

 

Ahlaksızlık aldı başını gidiyor, neslimiz fesada uğruyor, aileler dağılıyor, işçi, esnaf, emeğiyle geçinen iflas ediyor denildiğinde, fitnecilik yapmayın iha siha yapıyoruz, uzaya gidiyoruz diyorlar.

 

Elektriğe, suya, doğalgaza, akaryakıta zam oluyor, her gün fiyatlar değişiyor denildiğinde, doğalgaz, petrol rezervi bulduk diyorlar. Çarşı Pazar, ateş pahası, millet zaruri ihtiyacını karşılayamıyor denildiğinde, memlekette her şey bol, olayları çarpıtmayın, ayağınızı yorganınıza göre uzatın, fetöcü ağzıyla konuşmayın diyorlar.

 

Memleket sıkıntı içinde, anneler uyuyan çocuklarını uykusunda bırakıp geçim derdi için çalışmak zorunda kalıyor, çocuklar analı-babalı yetim öksüz büyüyor, asgari ücretle geçinilemiyor denildiğinde, yeryüzü mazlumlarının umudu biziz diyorlar.

 

Kendileri her türlü lükse, şatafata, israfa dalmışlara böyle yapmayın denildiğinde, itibardan taviz olmaz diyorlar. Müslümanım diyenler dünyevileşti, maddiyata tapmaya başladı, iktidarda olanlar yolunu şaşırdı denildiğinde, kazanımlarımızı kaybetmeyelim, iktidar CHP’mi gelsin diyorlar.

 

Olanca ekonomik sıkıntıya, işsizliğe, bunalımlara, kazançların düşmesine rağmen, en çok kâr eden sektör faiz müessesesi bankalar. Bu faiz müesseseleri nasıl böyle kar ediyor denildiğinde, dış güçlerin oyunu, herkes bizi kıskanıyor diyorlar.

 

Sanki bunlara iha siha yapmayın, uzaya gitmeyin, petrol doğalgaz aramayın, ekonomiyi şahlandırmayın diyen var. Bir memleketin iktidarının itibarı, memleketinin insanının itibarıyla, yaşam standardıyla doğru orantılıdır. Memleketin insanı sıkıntı içinde ise, iktidarın hiçbir itibarı yoktur. Bu kadar bolluk içinde, bu kadar yokluk nasıl yaşanır?

 

Yüz yıl önce yapılan aynı hataların yüz yıl sonrada yaşanmasından hiçbir ibret alınmaz mı? Burada bir yanlışlık yok mu?

Google+ WhatsApp