İçimize biriken şeyler

İçimize biriken şeyler


Bir şeyi gördüğümüzde, işittiğimizde, bir şeyin farkına vardığımızda, orada öyle bir şeyin yaşandığının ayırdında olduğunuzda artık o ‘şey’ hayatınızın bir parçasıdır. Her gün sayısız hayat parçacığını, yaşanmışlık kırıntısını, anlam zerresini alıp içimizde biriktiriyoruz. Bütün o biriktirdiklerimiz bizimle yaşayan, hayatımızı inşa eden, büyütüp çoğaltan, zenginleştirip derinleştiren şeyler oluyor sonra. Kendiliğinden oluşuyor bu birikim, özel bir gayretle toplayıp biriktiriyor değiliz bu ayrıntıları. Herkese oluyor üstelik, hiç bir insanı ayırt etmeden, diğerinden ayırmadan... Ama kimisinin nasibi daha az, kimisinin daha çok... Kimisine daha yüzeysel şeyler düşüyor, kimisine daha incelikli... Neye ne kadar kabiliyet taşıdığımız, neye daha çok ilgi ve dikkat gösterdiğimiz, neye, nereye doğru yöneldiğimizle ilgili bu dağılım... İçimizin istikametini nereye doğru çevirdiğimizle ilgili... Bir insanın insanlıkta aldığı mesafeyi, hayatının enini ve boyunu belirleyecek olan şey bu!

“Hayatı anlamadan geçip gidiyoruz. Olgunlaşmak kalbin daha hassas, kanın daha sıcak, zekanın daha işlek, ruhun daha huzurlu olması demek. İçlerinde böyle bir canlılık, böyle bir hayat coşkunluğu duyanlar dünyanın biricik hakimleridir” diye yazmış üstad Cemil Meriç, her zihne lazım kitabı ‘Bu Ülke’de.

İçimizde biriken şeyler, bizi olduğumuz insan kılıyor, bize şeklimizi veriyor, içimizi bize özgü insanlıkla dolduruyor. Bizi bir muhakeme sahibi yapıyor. Yaptığımız her şey, hayalini kurduğumuz hedefler, içimizden geçirdiğimiz düşünceler, yaşattığımız duygular buradan hayat buluyor. Sadece yaşadıklarımız değil, kalbimizle yöneldiğimiz, zihnimizle aradığımız şeyler de bunun içinde... Duygular duyguları, düşünceler düşünceleri getiriyor, tohumluyor, büyütüyor, olgunlaştırıyor. Bu yöneliş içinde olmazsak, içimizde biriken şeyler daha gündelik, kendiliğinden, ucu açık olmayan, kısır ve yüzeysel şeyler oluyor. İnsanı büyütmeyen, zenginleştirmeyen, aksine hayatın döngüsüne mahkum eden şeylerle dolup taşıyor içimiz. Peşine takıldığımız şeyler bir süre sonra istikametimizi belirler hale geliyor. Bu nereden bakarsak bakalım kaybolmak demek... Kaybolduğunun bile farkında olamayacak kadar kaybolmak, uzaklaşmak demek kendinden!

İnsan madem arkasında ne olduğunu görme kabiliyetine sahip değil; o vakit yüzünü nereye döndüğüne çok dikkat etmeli!

Bir de şunu düşünün; çok zamandır karanlık bir dolabın içinde kilitli duran bir ayna ne hisseder?

“Elimden geldiğince kenarlarda durmak istiyorum. Kenardayken ortadan göremeyeceğiniz bir sürü şeyi görürsünüz” diyor Kurt Vonnegut, sözün kendisini getirdiği bir yerde.

Herkes ortada durmak istiyor bugün. En görünür yerde... Oysa görünür olmakla görür olmak genellikle ters orantılı geliştirilebilen kabiliyetler... Çok görünür olanlar görmeye çok vakit, çok enerji, çok zihin mesaisi, çok kalp gayreti ayıramaz hale geliyor. Görmeyi daha iyi becerebilenlerse görünür olmanın insanı nasıl kısıtladığını ve eksilttiğini görebiliyor her şeyden önce.

İçimizde ne biriktiği önemli... Bu kulağımıza kim olduğumuzu söyleyecek şey! Kim olduğumuza dair bir fikrimiz yoksa, bu aslında içimizde neyi biriktirdiğimize dikkat etmediğimizden!

“Unuttuklarını hatırlamaktan daha zor bir şey varsa” dedi beyaz saçlı adam, “unutmayı istediklerini unutabilmektir.”

Google+ WhatsApp