İçerideki oryantalist zihniyet

İçerideki oryantalist zihniyet


Bir millet kendi geçmişini neden yadsır, neden kendi kendini karalar, geçmişine söver? Bu, asıl sorulması gereken soruların başında geliyor. Bir hastalık hâlini almış bulunan kendi geçmişini karalayan, ondan utanan, kaçan bir toplumun varlığı kendisi ve geleceği açısından endişe verici. Her millet kendi değerleri ve inançlarıyla var. Kişilik sahibi kılan da o. Yabancılığın kendi ruhuna uygun olmadığı bilinmesine karşın yanlışta ısrar ediş çıkmazını oluşturuyor. Üstelik derinlemesine bir bilgi ve araştırmadan yoksun olarak kapılınmış bulunuluyor.

 

Bunu yapanlar kendilerini bir üst katmanda görüyorlar. Düşüncelerini taşıdıklarının kendilerini insan yerine koymadıkları hatta aşağıladıklarını bildikleri ama bilmez göründükleri asıl paradoksları. Bu ironik duruma kendilerini öylesine kaptırıyorlar ki oryantalist Batıcıların uydurduğu, anlamını ve derinliğini bilmediklerini ters yüz etmelerini hesaba katmadıkları birçok şeyin aktarıcıları oluyorlar. Her toplumda spesifik kimi uç durumlar yaşanabilir bunlar genele teşmil edilemez. Bu gibi durumlar sadece kendi hâlleriyle sınırlıdır. Bir milletin bütünlüğü göz önüne alınmadıkça sadece uç denilebilenler öne çıkarılıyorsa bunda bir kasıt vardır. İttihat ve Terakki ile keskinleşen bu yabancılık Cumhuriyet ideolojisinin temelini oluşturuyor.

 

Hızır aleyhisselam ile ilgili anlatılar Alevilerde çok daha anlatılır. Bu anlamda belirli duaları bile var. “Hızır seninle olsun” vb. gibi. Bugün için Kemalist Aleviler bu ve benzeri konuları tiye alır şekilde anlatadururlar. Buna bağlı olarak da “akıl” ve “ bilim” gibi pozitivist kavramlara da sığınırlar. İlginç olanı geleneklerini sıkı yaşadıkları ve yaşattıkları hâlde bu gibi tuzaklara düşmekten kendilerini alamıyorlar. İslâm inancında akıl önemli bir unsur. Aklı olmayanın sorumluluğu kabul edilemiyor. Edilemiyor ama aklın ötesinde aklın bulunduğu gerçeğini ihsas ettiriyor. Kur’an aklın kabul edebileceği ama İlâhî olduğu gerçeği asla göz ardı olamaz. Salt akıl merkeze alındığında inkâra doğru bir gidiş olduğu gerçeğinin de farkına varılamıyor. Elbette bu inkârları bilinçli yapanlar vardır, sitemli bir şekilde. Fransız düşüncesinin bir sonucu olarak onların yapmaları, kendileri açısından doğal. Ancak bir Müslüman için bu normal bir davranış olamaz.

 

Alevileri örnek verişimiz nedensiz değil. Çünkü geleneksel inanışlarına sıkı bağlılar fakat ne yazık ki bu bağlılık ile çatışan diğer yanları. Hazreti Ali ve Ehl-i Beyt gerçeği inançlarının özünü oluşturuyor olmasına karşın, Kemalizm’in inkârına sığınmaktan da kendilerini alamıyorlar. Çünkü bu dinin özü bilim ve akıldır. Onun ötesindeki her şey kendi dinlerinin dışıdır. Bu felsefeye göre Hazreti Ali ve Ehl-i Beyt; nereye, nasıl konumlandırılacak? Sadece folklorik bir öge olarak mı kabul edilecek? Pozitivst Sünniler için de benzer durum söz konusu. Buna akılcılığı savunan, metafiziği neredeyse yadsıyan Müslüman kesimleri de dâhil etmek gerekiyor. Salt aklın tuzağına takılınılınca, sünnet, hadis terki merkeze oturuyor. Bugünkü akıllarıyla onları kabullenemiyorlar veya reddediyorlar. Bu, ilerleyen zaman içinde, aklın tuzağında Peygamber’in işlevsiz olması ve hatta Kur’an’ın bile tartışılır olmasına neden oluyor. Gençliğin giderek inançtan uzaklaşmaları, agnostik ve ate olmaları kaçınılmaz oluyor.

 

Muhafazakâr gençliğin kayışının asıl nedeni budur. Güçlü ve manevî şiirin yoksunluğu, güçlü ve derinliği olan düşünürlerden uzaklaşış, sıradanlıkların peşine düşüş kendinden uzaklaştırıyor. Günümüz söylemi, hayata bakışı ve inanışı tamamen oryantalizmin oluşturduğu yalanlar, yanılsatmalar ve kurgular üzerinedir.

 

Aklı sıra geçmişe ait ne varsa topluca yadsıyınca büyülü teknolojinin, insan aklını köleleştiriciliğini kabulleniyor. Kesimleri birbirinden ayırmamak gerekir. Çünkü biz birbirimizin aynası konumundayız. Yanlışlarda yarışınca sonuç tam anlamıyla çıkmaza bürünüyor ve bundan kurtulunmuyor.

Google+ WhatsApp