Hiç kimse görmedi!

Hiç kimse görmedi!


Soğuk ve yağışlı geçen bir kışın nadide güneşli günlerinden biriydi. Hiç kimse ona hayran olmadı. Bir çocuk eğildi, kış güneşinin tadını çıkaran tekir kediyle bir şeyler konuştu. Hiç kimse çocuğun kediye ne söylediğini merak etmedi. Herkesten daha dalgındı denize bakarken vapurun güvertesindeki bir yolcu. Hiç kimse onun farkına varmadı. Bir simitten kalan kırıntıları didikliyordu birkaç serçe. Hiç kimse dönüp onlara bakmadı. Okuduğu bir mısra adeta nefesini kesti hasır taburede çay içmekte olan delikanlının. Hiç kimse onunla aynı şiirde buluşmadı. Bastonuna dayanarak zorlukla yürüyordu bir yaşlı kadın. Hiç kimse onun gittikçe ağırlaşan hayat yükünü paylaşmadı. Bir ekmek parası istedi yoldan geçen birinden üşümüş küçük bir kız. Hiç kimse onun ellerini ellerinin içinde ısıtmadı. Atılan ne kadar çerçöp varsa hepsini bir dalgada kıyıya vurdu deniz. Hiç kimsenin yüzünü kızartmadı bu yüzleşme. Yalnızlığı yüzünden okunan ne kadar çok insan vardı meydanda. Hiç kimse bir ucundan tutmadı onların ve kimsesizliklerinin. Hiçbir şeyin tadı kalmadı benim için artık, diye geçirdi içinden bir ihtiyar. Hiç kimse işitmedi onun yorgun düşüncelerini. Güneş gölgelerden bir sergi açmıştı kaldırımların üstüne. Hiç kimse gelip görmedi bu güzellikleri. Biri gelse, dürüp kaldırsaydı hayatın kullanılmayan yerlerini... Hiç kimse farkına bile varmazdı muhtemelen, hayatın bir uçtan bir uca eksildiğinin!

 

“Yaşamlarını ofiste klavye tıkırdatarak geçiren o dalgın, soyutlanmış insanları düşünüyorum. Dedikleri gibi ‘bağlılar’, peki ama neye? Saniyede bir değişen enformasyona, imaj, sayı, tablo, grafik seline bağlılar. İşten sonraysa doğru metroya veya otobüse giderler, yani hep hıza bağlıdırlar; bu sefer bakışlar telefon ekranına mıhlanır, parmaklar hafifçe de olsa hâlâ hareket halindedir, mesajlar, görüntüler akmaya devam eder. Ve daha günü görmeden akşam olur. Sıra televizyondadır, alın size bir ekran daha. Peki bu insanlar hiç toz kaldırmadan, birbirleriyle temas etmeden hangi boyutta, hepsi birbirinin aynı hangi mekanda, yağmurmuş güneşmiş hiçbir şeyin fark etmediği hangi zaman diliminde yaşıyorlar? Yollar ve patikalarla bağı kopmuş bu hayatlar, insanlık durumunu unutturuyor onlara, sanki zamanla değişen hava erozyon yaratmazmış gibi” diye yazmış ‘Yürümenin Felsefesi’ kitabında Frédéric Gros.

 

Gazetelerin, haber sitelerinin, popüler medya unsurlarının ekran versiyonlarında görüntüler hiç durmadan sıçrayıp duruyor. Yukarıdan bir reklam giriyor, dakika başı güncellemelerle sayfalar değişiyor, her güncelleme sizi kaldığınız satırdan alıp yeniden en başa götürüp bırakıyor, bir basit haber cümlesi için onlarca kere tıklamak gerekiyor ve saire... Ne kadar da zihnimizin durumuna benziyor değil mi oynak yapı? Zihnimiz de oradan oraya sıçrayıp durmuyor mu, bu sanal sayfalar gibi? Herhangi bir bilgiyi hazmetmeden hop yerine bir başkası yerleşmiyor mu zihnimizde de? Hangisi hangisinden doğuyor bu durumların? Zihnimiz mi bu sanal sayfaların dijital illüzyonuna kapılıyor, yoksa bu sayfaları yazanlar mı zihnimizin bu dur duraksız zıplayışlarının peşinden gidiyor? Ne okuduklarımızdan öğrendiklerimizi zihnimizde yerli yerine koyacak vakti bırakıyorlar bize, ne onları birer sağlam kanaate dönüştürecek dinginliği... Her şey hiç durmadan hoplayıp zıplıyor zihnimizde de, tıpkı bütün o sanal sayfalarda olduğu gibi... Neden oturmuş, olgunlaşmış, hazmedilmiş, hakkı verilmiş fikirlerimiz yok ve neden ezberlere, klişelere, her gün değişen istikrarsız sanılara sahibiz diye kaygılanan varsa, buraya da bir göz atsın derim.

 

“Bir otur hele” dedi meczup, “ayakta düşünenin aklı durulmaz, fikri revan olur!”

Google+ WhatsApp