Hesaplaşma Ermeni Lobisi’yle Değil Amerika’yla

Hesaplaşma Ermeni Lobisi’yle Değil Amerika’yla


Önümüze esas itibariyle bir tarih problemi dikilmediği gibi Ermeni lobisi veya diasporası problemi de dikilmiş değil. Amerikan Başkanı Joe Biden’ı “Her yıl bugün, Osmanlı döneminde yaşanan Ermeni soykırımında ölenleri anıyoruz” cümlesini kurmaya iten, Senato ve Temsilciler Meclisi’ni Ermeni soykırımı yasasını düzenlemeye sevk eden asıl faktör ne Ermeni lobilerinin gücü ne de Ermeni seçmenlerin Amerikan iç-dış siyasetini belirleyebilecek kudrete malik olmasıdır. Bunlar birer etken olmakla birlikte asli ve belirleyici olan stratejik hesap Türkiye-Amerika ilişkilerinde bozulan dengeyi tekrar düzenlemeye matuf arayışlardır.

 

Amerikan Başkanı ne kadar iddialı ve pervasız olursa olsun “Ermeni soykırımı” tabirini kullanmakla birlikte Türkiye’ye karşı “Sur’a üfleyip kıyametin kopuşunu ilan edecek” bir konumda değil. Söylemde meydana gelen bu olumsuz değişim Türkiye açısından ciddi sıkıntıların, gerilimlerin hatta çatışmaların da bir nevi habercisi şeklinde nitelenebilir elbette. Her ne kadar Amerika küresel ölçekte düşüş trendinde olsa da askeri ve mali açıdan Çin ve Rusya dâhil dünyanın pek çok ülkesine karşı ağır sonuçlar doğurabilecek yaptırım kararları alıp uygulayabilecek bir konumda. Bu sebeple Türkiye’nin gösterdiği tepkileri sınırlı tutması ve zamana yayma yönünde irade belirtmesinde şaşılacak veya kınanacak bir husus yok.

 

Stratejiye Bağlı Olarak İtham da Değişti 

 

Amerikan başkanlarının her yıl 24 Nisan’da Ermeni tehciri meselesini “büyük felaket” olarak zikredip bir taraftan Ermenistan’ı kollama diğer taraftan da Türkiye’yi diken üstünde tutma siyaseti bu yıl bir üst aşamaya intikal etmiş oldu. Joe Biden’ın “soykırım” ithamı elbette tarihi, hukuki veya ahlaki bir kaygıya yaslanarak telaffuz edilmiş değildi. Ermeni toplumun acılarını ne oranda paylaşıp duyumsadığı gibi konular üzerinde bile durmaya hacet yok. Esas sorun Türkiye’nin ciddi ciddi kontrol dışına çıkıyor oluşundan mütevellit zuhur eden emperyal kaygılardır. Amerika açısından 1915 Ermeni tehciri hadisesini soykırım kategorisine sokmak bir dizi tedbirle durdurulamayan Türkiye’nin gidişatını namluya sürülen ağır güllelerden biriyle durdurma girişimidir. Bu ağır gülleyle Türkiye gemisini ağır bir hasara uğratıp rotasından saptırmak mı istiyor yoksa tamamen sulara mı gömmek istiyor acaba? Bunu Türkiye’nin vereceği karşılık ve Amerika’nın içine girdiği çılgınlık katsayısı gösterecek. 

 

Türkiye-Amerika ilişkileri epeydir irtifa kaybediyor ve örtülü çatışma alanları açık gerilim ve çatışma alanlarına doğru evriliyor. Ancak bu evrim sürecinde Amerikan tarafı NATO müttefiki Türkiye’yi Rusya ve Çin’le daha sıkı temaslar kurmaya doğru sistematik olarak itekliyor. S-400’lere karşı devreye sokulan kısmi yaptırımlar ve ambargonun Türkiye’yi F-35 projesinden dışlamaya kadar varması, PKK-PYD ve FETÖ’ye ilişkin koruyup kollayıcı tavırları taçlandırmak istercesine Ermeni soykırımı ithamını en üst düzeyde resmileştirmeye dönüştü. Bu restle Amerika’nın Türkiye gibi bir ülke ve toplumu terbiye edebilme, hizaya çekebilme imkân ve ihtimali var mı? Zorlar, sıkıntıyı artırır, iktisadi ve diplomatik açıdan blokajla istikrarsız iklimleri teşvik edebilir elbette. Ancak neticede sadece Amerika’ya karşı duyulan mevcut nefret dalgasını misliyle katlayıp büyütmekten başkaca bir sonuçtan başkasını da elde edemez.

 

Türkiye’nin gösterdiği tepkilerde özellikle Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın altını çizdiği iki hususa dikkatle odaklanmak icap ediyor kanaatimce. Türkiye-Amerika arasındaki mevcut anlaşmazlıkların çözümünün artık daha zor olacağını belirten İbrahim Kalın, soykırım tezinin tarihi ve hukuki bir temelinin olmadığını vurguladıktan sonra şöyle söyledi: “Bizim uygun bulduğumuz yer ve zamanda bu talihsiz ve adaletsiz açıklamaya yanıt vermeye devam edeceğiz.” 

 

“Mukatele ve Tehcir”in Tarihsel Bağlamı

 

İkinci önemli husus da şudur: “Ermeniler toplumumuzun önemli bir parçası ve 7 yüzyıldan uzun süredir beraber yaşıyoruz. Osmanlı Türkleri bir sabah uyanıp Ermenileri katletmeye karar verdi diye bir durum yok. I. Dünya Savaşı esnasında karşılıklı mukatele olayları yaşandı. Tüm taraflar, Ruslar, İngilizler de bu dönemde birçok kanlı olaylara, ayaklanmalara karıştı. Buradaki tarihi bağlamı hatırlamak önemli.” 

 

Soykırımı reddetmek, Amerika veya Fransa gibi emperyalist devletlerin birer şantaj malzemesine dönüştürdüğü tarihsel hadiselere karşı boyun eğmemek hayati düzeyde önem arz ediyor elbette. Ancak bu reddediş ve boyun eğmeyişi milliyetçi-ulusalcı bir hamasete ve tepkiselliğe de dönüştürmemek lazım. İbrahim Kalın’ın “tarihsel bağlam” ve “mukatele” vurgusu 1915 Ermeni Tehciri hadisesinde adaletin tesisi açısından göz önünde tutulması gereken iki asli unsurdur. Kaldı ki, Türkiye’nin AK Parti iktidarı döneminde Türkiye-Ermenistan ilişkilerini normalleştirmek, Türk ve Ermeni toplumu arasındaki husumetleri gidermek gibi bir yüz yıla yayılan son derece stresli ve son derece girift sorunları gidermeye matuf somut ve sistematik adımlar attığını da unutmayalım. Unutmayalım çünkü bugün bile soykırımı tanıma dayatmasına karşı “Birinci Dünya Savaşında yaşanan kayıplar, bu coğrafyanın ortak acılarını temsil etmektedir” cümlesi Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına dünya kamuoyuna deklare ediliyor.

 

Son yıllarda yakaladığımız fakat bir süredir ulusalcı hamasetin tekrar baskın çıkıp ortalığı bulandırdığı kökten ve radikal inkârcı pozisyona düşülmemeli. Yüzleşme ve hesaplaşma korkusu yaşamadan tarihi ve toplumsal meseleleri konuşabilecek bir olgunluğu gösterebilmek bize düşer. Çünkü bir kanat bir asrı aşkın bir zamandır emperyalist politikaları diğer kanat ise emperyalizme ileri karakolluk vazifesi görmeyi karakter edinmiş. Bu çirkin ve modernize edilmiş sömürgeci dayatmayı bedeli ne olursa olsun elimizin tersiyle itmek boynumuzun borcu, tarihimizle yüzleşmek de adalet ve haysiyete olan sarsılmaz sadakatin bir gereğidir. Bu açıdan Amerika veya Fransa gibi emperyalist devletlerin soykırımı tanıma dayatmasıyla hesaplaşmak, 1915 Ermeni Tehciri’nin sebep olduğu acı ve kayıplarla da yüzleşmek için gereken ahlaki ve hukuki özgüvene sahip olduğumuzu bütün dünyaya cesaretle haykırabilmeliyiz.

Google+ WhatsApp