HDP’nin kapatılma süreci üzerine

HDP’nin kapatılma süreci üzerine


HDP’nin kapatılma sürecine girdik. Aslında bildik bir süreç bu. Parti eğer kapatılırsa, ki emâreler bunu gösteriliyor, gerek içeride gerekse dışarıda yaşanacakları kestirmek zor değil. İçeride îtirazlar, protestolar, ardından HDP’nin devâmı olacak yeni bir partinin oluşumu; dışarıda ise Türkiye’nin zâten kötü olan “demokrasi” karnesine eklenecek eksi puanlar.. Hâsılı HEP, DEHAP, DEP v.d partilerin açılma ve kapatılma süreçlerinin yaşattıkları tekrar yaşanacak..Buna rağmen HDP’nin, ardılı olduğu Kürtçü siyâsal oluşumlara göre bir farklılığı olduğunu kabûl etmek lâzım gelir. HDP, ardılı olduğu partilere göre farklı sayılabilecek bir adım atmış, diğerleri gibi “mahallî” bir parti olmanın dışına çıkarak “Türkiyelileşme” iddiasını ileri sürmüştü.

Türkiyelileşme iddiası hayli ses getiren bir iddia idi. Bu adım, HDP’nin terörden uzaklaşacağı, PKK ile arasına bir mesâfe koyacağı istikâmetinde yaygın bir beklenti doğurmuştu. Ama diyalektik olarak tam aksi bir gelişmeydi bu. Aslında bu açılımın çift katmanlı bir hedef vardı. Hedeflerden başlıcası artık büyük bir kütle olarak “kentleşen”, yâni sosyolojik gerçekliği dönüşen Kürtleri kapsamaktı. Bilhassa lider kadrosu için yeni yüzler üzerinden, eskisinden çok farklı bir vitrin kurulmak isteniyordu. Mahallîliği çağrıştıran eski kaba saba ,militan tiplerden farklı yeni tipler bu vitrini oluşturacaktı. Ayrıca kaba Stalinist , paternalist tipler bir nebze de olsa geri çekilecek, kadın çeşitliliği, gayrımüslim azınlıklardan devşirilenler, hattâ dindârlar öne getirilecekti. Bıyıksız, düzgün tıraşlı, temiz dişleri olan; bakımlı, yeni orta sınıf değerleriyle uyumlu bir âileye sâhip olan yâni metroseksüel erkek olarak kent kodlarına karşılık gelen Selâhattin Demirtaş’ın liderliği bunu ifâde ediyordu. Espirili, zekî ve kültürlü Sırrı Süreyya Önder, üniversitesinde sevilen, akademik kariyerinde başarılı Anayasa profesörü Mithat Sancar, Mazlum-Der’in dindâr sîmâlarından Ayhan Bilgen, 1990’lardaki İslâmcı Gençlik üzerinde tesirli olan dergilerde ismi sivrilmiş, tatlı sert polemikleriyle tanınan dindâr Altan Tan, başörtülü Hüdâ Kaya bu vitrindeki yerlerini aldılar. Aslında bu vitrin ,Kürtçü hareketin mahalliğinden “kültürel” olarak rahatsız olan ve harekete mesâfe koyan “kentli” Türk soluna da bir dâvetti. Bu geçişleri daha evvel Stalinist köprü sağlıyordu. Ama artık bu köprü yıkılmış, kentli orta sınıf Türk solunun ilgisini çekmek bir tarafa, onu rahatsız ediyordu. Kürtçü hareket hem artık kentleşen Kürt kökenli seçmenlere, hem de yeni bir formasyonu ikmâl etmiş Türk soluna kendisini yeniden arz etmesi gerekiyordu. Bunda da doğrusu başarılı oldular. “Kürtçü partiler terör ile arasına mesâfe koyamıyorlar” diyenlere, bu kültürel dönüşüm işâret edildi. “Hele bir nefes aldıralım, başladıklarını bitirsinler” mealinde hayli geniş bir kredi açıldı kendilerine. Bu evrede yüzeysel Türk(İstanbul) matbuatı ve neşriyâtı da üzerine düşen vazifeyi maşaallah lâyıkıyla derûhte etti ve bu oluşuma lâzım gelen PİAR desteğini verdi. Kısa bir zaman zarfında meyveler toplandı. HDP’ye verilen destek %13’lere kadar tırmandı.

Oluşumun aslında siyâsal bir pazarlama, bir siyasal “kozmetik”, bir siyâsal “soylulaştırma” işi olduğu yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Hayâtının son 30 senesini hapiste geçiren ve zihin kodları Stalinist perspektifin dışında olmayan örgüt lideri ile bu yeni kadro arasındaki münâsebetlerde değişen bir şey yoktu. Başka zaman ve mekânlarda çok farklı söylemlerle konuşan, çok farklı davranışlarda bulunan bu zevât, İmralı ziyâretlerinde süt dökmüş kedilere dönüyor, “liderlerinin huzuruna” Stalinist bir parti disiplini içinde çıkıyor, onu ağzından çıkan sözlere ilâhî mânâlar yüklemeye âmâde bir vaziyette dinliyorlardı. Türk milliyetçilerini faşizanlık, tek adamcılık, siyâsal putperestlik üzerinden suçlamakta cömert olan bu zevât, kendi “önderleri” mevzubahis olduğunda her şeyi unutuyor, âdetâ şizoid bir dönüşüm geçiriyorlardı. O, yerlere göklere konulmayan Selâhattin Demirtaş, “Apo’nun heykellerini dikeceğiz” dediğinde bütün kozmetik dökülüyordu. Tabiî ki en beteri,

Hendek Olayları sırasında yaşandı. HDP’nin gerçek yüzü ortaya çıktı.

Siyâset Bilimi talebelerine “siyâset” olgusunu kavratmak için daha giriş derslerinde biz siyâset bilimcilerin başvurduğu bir kesinleme vardır. “Siyâsal durum”, yâni siyâsetin başladığı yer , meselelerin “şiddet” mârifetiyle hâlledileceğine dâir kanâatlerin hitâma erdiği yerde başlar. “Siyâset bulaştırılmış bir şiddeti taşıyanların, açık veyâ örtük olarak buna destek verenlerin eylem ve söylemlerini “siyâsal” olarak okumayın, bu olsa olsa siyâsetin siyâset öncesi kodlar üzerinden araçsallaştırılmasıdır “ denir . HDP’nin “amalar, lâkinler” öne sürerek anlamadığı, belki de anlamak istemediği bu olsa gerektir…

HDP tecrübesi, ister süreç kapatılma ile tamamlansın, ister tersi olsun bilfiil zâten sona ermiştir. Yerini ne alır bilemem. Ömrümüz yeter şâhitlik edersek düşünür yazarız. Ama bundan sonra üzerinde düşünülmesi gereken, HDP sürecinin Türkiye’de siyâsal hayâta bırakacağı “tortulardır”. Bâzen düşünürüm; târih süreçlerin yığınlaşmasından değil, süreçlerin bıraktığı tortulardan oluşuyor. Süreçlerden çok bıraktığı tortular belirleyici oluyor. Evet, gâliba öyle…

Google+ WhatsApp