Hayatın fiziği ve metafiziği

Hayatın fiziği ve metafiziği


Bu kadar sıkılıyorsan kendini ara sıra güncelle!” dedi hafiften ukala olan. “Yapmak istiyorum ama üstümde bunu yapacak tuşu bulamıyorum!” dedi lafı gediğine koyan.

 

Tepeden tırnağa teknikle, mekanikle, organizasyonla, projeksiyonla doldu hayatımız. İnsanın ve hayatın metafiziğine dair meraklarımızı neredeyse tamamen yitirir hale geldik. İnsan da, hayat da tek boyutlu değil oysa. Bu tek boyutluluğa mazeret kılınan bilim bile öyle değil hatta... Tabiatımız alemi bu şekilde tek boyutlu kavramaktan, metafizik derinliğinden yoksun kılınmış bir insan ve hayat algısıyla idare etmekten ızdırap duyuyor. Hızla çoğalan ruhsal daralmalardan, psikolojik arızalardan, asabiye patlamalarından bunu görebiliyoruz. İnsan iç dünyasının imkan ve zenginliklerinden kendini uzaklaştırıyor, kendini adeta robotlaştırıyor ve hayatına konfor adına kattığı şunca şeye rağmen, üretilen şunca mutluluk formülüne rağmen nefes darlığı yaşıyor, tıkanıyor. Çünkü mutluluk da insanın metafizik boyutu içinde hayatiyet kazanan soyut bir şey, bir duygu, bir hissiyat... Madde ve madde üzerinden düşünülen mekanik çözümler, üretilen imkanlar, gerçekleştirilen organizasyonlar insana sadece geçici heyecanlar sunuyor. Bir yanı sonsuz ufuklara açık, beklentileri dünyanın somut sınırlarının ötesine taşan insan, bunlarla uzun zaman tatmin olamıyor. Özündeki genişliği, o sonsuz ummanı ve o esintiyi taşıyan her şeyi özlüyor, arıyor, bunlardan yoksun kaldığında da tabiatı üzere içten, içinden, ta içinden sıkılıyor.

 

“Yaşayan benliğin tek ereği vardır ancak; kendi varlığının dopdolu bütünlüğüne ermek, bir ağacın tepeden tırnağa çiçeğe duruşu, bir kuşun bahar güzelliğine ya da bir kaplanın parıltıya bürünüşü gibi” diyor D. H. Lawrence, ‘Anka Kuşu’ kitabında.

 

Ölümün unutturulmaya çalışıldığı, adeta hayata, yaşıyor olmaya, genç kalmaya, hiç yaşlanmamaya olmuyorsa eskimeyi geciktirmeye kurulmuş, kurgulanmış bir hayat... İnsan dışında her şey eşyanın, hayatın tabiatına teslim olarak yaşıyor. Ölümün görünmez kılındığı tek boyutlu bir hayat algısına inanmaya motive ediliyoruz, yönlendiriliyor, hatta zorlanıyoruz hepimiz. Hayat ve ölüm, insanın anlam dengesinin iki ucu, terazinin iki kefesi... Birini kaldırdığınızda diğer kefenin ağır çekip aşağı çekmesi kaçınılmaz. Bugün bunu yaşayarak tecrübe ediyoruz. Hiçbir şeye gerçek bir kıymet biçemiyoruz. Çünkü o kıymetin oluşması için hayatın ucunda ölüm gerçeğinin görünür halde olması lazım. Ölümü gözden ve gönülden ırak tutunca fanilik hissi kayboluyor, elimizdeki her imkanın sonsuza kadar kendini çoğaltacağına inanır hale geliyoruz içten içe. Bunun böyle olmadığını biliyoruz elbet ama yüzleşmez hale geliyor bu gerçekle. Yalana inanmaya, yalanla yaşamaya, yalana kapılmaya meyyal hep bir yanımız. Tabiatımızda var bu! Ne zaman elimize fırsat geçse bu oyuna kaptırıyoruz kendimizi. İlahi kelam, “Dünya hayatı bir oyun ve eğlencedir” diye haşa boşuna mı uyarıyor bizi.

 

Lev Tolstoy, ‘Ölüm Manifestosu’ndaki şu satırlarıyla hayatın unutulmuş bir sırrını fısıldıyor kulağımıza: “En kof ceviz bile kırılmak ister. Olgun yemişler tutunamaz ağaca. Öyleyse kabuğum kırılacak diye hayıflanmamalıdır insan. Toprağa düşmemek için çırpınmamalıdır meyve. Düşün! Bir şeyin geldiği yere dönmesi kadar sevindirici ne olabilir. Tohumun ağaca, ağacın tohuma dönüşümünden başka bir şey değildir hayat. Yani ölüm. Fakat insanlar ölüyü kefenledikleri gibi ölümü de kefenlemişlerdir. Ve kefenlenen her şey öldürücüdür. İnsana düşen, tüm libaslarından soyup öylece seyretmektir ölümü. Yani hayatı...”

 

“Gözünü açtığında” dedi meczup, “yeniden yumacağını unutma!”

Google+ WhatsApp