Havandaki su

Havandaki su


“O kadar çok şeyi o kadar telaşla yaşıyoruz ki” dedi yanındakine dönerek, “günün sonunda elimizde sadece sersemletici bir yorgunluk kalıyor!”

 

Elimizdeki cihazlar, satıcı lisanıyla söylersek multifonksiyonel imkanlarla dolu... Hayatın doğal seyri içinde olmayan kolay kısayollar sunuluyor bize. Hem her gün yenilenerek, mevcudun üstüne yeni yeni imkanlar eklenerek... Evinizden çıkmadan ihtiyaç duyduğunuz, sizin ve sizinle olmasını istediğiniz her ‘şey’ birkaç dokunuşla emrinize amade hale geliyor. Evinizden derken sanal evinizi kastediyorum. Gözleriniz ve parmaklarınızla bağlı bulunduğunuz bilmemkaç inçlik ekranların dört duvarından. Orada her şey var; o kadar ki gerçek hayatta onlara ulaşmak için çıkıp insanların arasına karışmanıza gerek bırakmıyor. Hoş, bu pratik kısa yollar gerçek hayatla irtibatınızı epeyce zayıflattığından, son zamanların moda tabiriyle ‘yaşanmışlıklar’ noktasında sizi epeyce yoksul bırakıyor, dolayısıyla yaşamadığınız şeylerin muhtemel fikir ve duygularıyla hiç buluşamıyorsunuz ama olsun. Birinden diğerine geçerek sonu gelmeyen sanal turlara katılabileceğiniz sayısız teknolojik uygulama elinizin altında nasıl olsa, dolanır durursunuz. Peki, yetiyor mu bu, yetecek mi hep? Elbette yetmiyor, yetmeyecek. Ne kadar çarpıcı, cazibeli, zengin görünüyor olursa olsun sonuçta çok fonksiyonlu bir simülasyonu hayatın yerine koymaya çalışıyoruz. Hayat fonksiyonlardan ibaret değil, çok daha fazla şeyle şekilleniyor ve temeli öngörülebilirliğe dayalı yazılımların hiç erişemeyeceği öngörülemez sürprizlerle dolu. Er ya da geç hepimiz, yaşanmış bir şeyi ayniyle yaşayıp duruyor olmaktan sıkılacağız.

 

“Deneyimin yıkımı için bir felaketin gerekli olmadığını biliyoruz; büyük bir kentte rutin bir gündelik varoluş buna yeter de artar bile. Çünkü çağdaş insanın ortalama bir günü deneyime çevrilebilecek neredeyse hiçbir şey içermemektedir artık: Ne erişemeyeceği bir mesafeden ona ulaştırılan haberlerle dolu bir gazeteyi okumak ne de trafik tıkandığında otomobilin direksiyonunda geçirdiği dakikalar; ne büyük kentlerde toplu taşıma araçlarında yaptığı tatsız yolculuklar ne de aniden ana caddeleri tutan gösteriler. Ne şehir merkezlerindeki binalar arasından havaya süzülen göz yaşartıcı bomba dumanı ne de süpermarketin masalsı bolluk ülkesine yapılan ziyaret ne de otobüs ya da asansörde tanımadığı insanlarla yaşadığı dilsiz yakınlığın geçmek bilmeyen dakikaları... Modern insan akşam evine -eğlenceli ya da sıkıcı, sıra dışı ya da sıradan, korkunç ya da keyifli- bir sürü olay yaşamış ve tükenmiş olarak döner ama bu olayların hiçbiri deneyime dönüşmemiştir” diyor Giorgio Agamben, ‘Çocukluk ve Tarih’ kitabında.

 

Bir senaryo metninde karakterlerin yaşayacağı her şeyi birbirine bağlamak, mantıklı bir çevre ve mekan içinde öngörülebilir bir akış oluşturmak zorundasınız. Elinizde birkaç farklı kurgu için en fazla birkaç alternatif plan olabilir. Hayatsa bunu her an sonsuz çeşitlilikle sunuyor bize. Kendimizi yazılım ve kurgulara dayalı bir hayatın içine kilitlediğimizde, o sonsuz ihtimallerden ve beraberlerinde taşıdıkları sonsuz zenginliklerden bihaber halde yaşayıp gidiyoruz. Buna ne kadar yaşamak denirse...

 

“Gittikçe acayipleşiyoruz!” diye söylendi beyaz saçlı adam, “Üç boyutlu, dört boyutlu, beş boyutlu filmler izlemeye meraklı tek boyutlu insanlarla doldu dünya”.

Google+ WhatsApp