Hasan Karakaya ağabeyin vefatının 6. yılında!

Hasan Karakaya ağabeyin vefatının 6. yılında!


Cuma dergisine yazılar gönderirken gıyaben tanısam da..

 

Aynı bina içinde, birlikte çalışma başlangıcımız, Beklenen Vakit’in 12 Eylül 1993 tarihindeki çıkışı ile olmuştu..

 

“Gazeteci” sıfatını en fazla hakeden bir büyüğümüzdü..

 

Kelimeleri nasıl raks ettirdiğini siz daha iyi biliyorsunuz..

 

Ama o özelliğinin yanı sıra, çalışkanlığının ve işinden başka bir şey düşünmeme özelliğinin de ben yakınen şahidiyim..

 

Tabii, dik duruşunun da..

 

 

En sert yazıları kaleme alır ama hiçbirinde “Bana dava açılır mı? Ceza alır mıyım” tedirginliği yaşamazdı..

 

Ama gazeteyi düşündüğü için “Bir dava da benim yüzümden gelmesin” diyerek sürekli sarfettiği “Ali Abi (Yaşça benden büyük idi ama, nezaketen “Abi” derdi. Gerçi, yaşça küçük-büyük; gazetede herkes, birbirine “Abi” derdi), benim yazıma bir bakıver” sözleri, mütevaziliğinin de bir kanıtı idi.

 

Okuyucuların bir kısmı, “Çok ağır yazıyor” diye eleştiri getirirken, her birini gece yarılarına kadar dinler, yazısındaki sert ifadelerin arka planını anlatırdı..

 

Gazeteye ziyarete gelenlerle, telefonla dertlerini anlatanlarla konuşmalarına şahit olduklarında..

 

 

Başörtü yasağı sebebi ile, kızları üniversite kapılarından geri çevrilen annelerin-babaların “Bir çare yok mu” diye telefonda ağlamalarına şahit olduklarında.. 

 

“Hakkını helal et Hasan Abi. Yazındaki sertlik azmış, çok değilmiş. Bu dertler dinlendikten sonra, sen nasıl yumuşak yazı kaleme alabilirsin ki?” diyerek helallik isteği ile ayrılırlardı..

 

Bugün okul öncesi çocuklarımızı yollayabileceğimiz Diyanet’e bağlı okulların açılması gündeme gelebiliyorsa..

 

28 Şubat sürecinde, 14 yaşından küçüklere Kur’an öğretilmesinin yasak olduğu dönemde, darbecilerin gerçek yüzlerini deşifre eden Hasan Abi’nin yazılarını hatırlamamak olmaz..

 

Bugün birileri, “28 Şubat’tan daha kötüyüz” diyorlar..

 

Çünkü 28 Şubat’ta, Hasan Karakaya’nın dinlediği dertleri dinlemediler..

 

 

Hasan Karakaya’nın, Emin Çölaşan’ın tezgahı ile, bir çete liderinin iftirası ile, DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel’in masabaşı operasyonu ile gözaltına alınmasını yaşamadılar..

 

Diş tabibi bir generalin, Mehmet Akif Ersoy’u bile hedef tahtasına koyarak, dindar insanlar için “Biz bunları belliyoruz” ifadelerini kullandığı gün..

 

Hasan Abi’nin dudaklarını nasıl ısırdığını bilmeyenler..

 

O üzüntüyü yaşamayanlar..

 

Yayın kurulu toplantısında, “Bu saygısız generale mutlaka bir cevap vermemiz gerekir” diye başlayan manşet belirleme sırasında..

 

En sert manşet teklifinin Hasan Abi’den geldiğini..

 

“Ali Abi, gazeteye bir zararı olmayacak ise. Verilmesi muhtemel cezayı söyle, ben gider yatarım” diye çıkışını bilmeyenler..

 

Ertesi günkü manşette, Hasan Abi’nin teklif ettiği sertlikte olmasa bile..

 

Atılan manşetin “Bellendiniz paşam” şeklinde olduğundan habersiz olanlar..

 

Şimdi 28 Şubat darbecilerine sahip çıkarak, aslında o tarihteki dertlerinin “yumuşak üslupla eleştiri”den ziyade, dindar insanların haksızlıklara suskun kalmasını sağlamak olduğunu ispatlıyorlar.

 

 Hasan Abi’nin 2000 yılına kadar mahkemelerde savunmasını da ben yapıyordum..

 

Hiçbir yazısının savunmasında, “Hata etmişim” demedi..

 

Ceza alma ihtimali yüksek davalarda bile, taviz vermeden, eleştirisindeki haklılığı delilleri ile anlattı, anlattı, anlattı..

 

Yılmadan, korkmadan, taviz vermeden, doğruların savunucu oldu..

 

Şimdilerde, küçük dağları (haşa) ben yarattım edası ile, yanındaki muhabirleri tokatlamaya kalkışan kibir abidelerinin zıddına..

 

Mesleki tecrübesini yeni nesle de aktarmak için, çırpındı durdu.. 

 

Para ile hiç işi olmazdı..

 

Öyle ki..

 

28 Şubat’ın en cafcaflı döneminde..

 

Yüzlerce polis ile gazete binası basılıp, her yer didik didik arandığında..

 

Hasan Abi’nin odasını daha bir özel ihtimamla arayan polisler..

 

Bir ara..

 

“Bulduk, bulduk” edası ile birbirlerine gülümserlerken..

 

Yüzlerce mektup (e-mail değil, o tarihte bildiğiniz mektup ile, gazeteci-okur diyaloğu vardı) içersinden bir zarfın içinde zamanın parası ile 10 tane ekmek ancak alınabilecek bir para görmüşlerdi..

 

Zarfların devamında, benzer paraları da bulabilecekleri ümidi ile, mektuplara yoğunlaştıklarında..

 

Beni de odaya çağırıp, “Bu ne” diye sormuşlar, mektuba baktığımda, “Gazeteye bağış” diye bir okurun gönderdiği cüzi bir paranın zarfın içinde durduğunu görünce..

 

Bir ay kadar önce, Hasan Abi’nin bana “Bir zarfın içinde, bağış olarak küçük de olsa bir para yollanmış. Kaybettiğimiz bir davanın ödemesini karşılamaz ama.. Sana vereyim mi bunu?” dediğini..

 

Benim de “Hasan Abi, biliyorsun, biz bağış falan toplamıyoruz. Kabul etmiyoruz. Gelen gidenlerden, bir gariban görürsen, ona verirsin” cevabını verdiğimi hatırladım.

 

Hasan Abi, cüzi de olsa, o küçük miktarı verecek birine denk gelmediği için, mektubu ve içindeki parayı, öylece çekmecesinde tutuyordu..

 

Allah rahmet eylesin.

 

Geceli gündüzlü, Cenab-ı Hak rızası  için çalışmasına şahidim..

 

Çalışmasının karşılığı, Allah mekanını cennet etsin.

 

Ruhu için bir fatiha dileği ile.

Google+ WhatsApp