Haritalar ne söylüyor?

Haritalar ne söylüyor?


Modern insanların geleneksel olanlardan en temelli farklarından birisi de harita bilgisidr. Geleneksel dünyâlarda harita bilgisi çok sınırlıydı. Binlerce sene insanın arz üzerindeki seyyaliyet ve seyahatleri, hayli körlemesine yapılıyordu. Arkeolojik kazılarda bulunan bâzı haritalar, meselâ Çin, Bâbil ve Mısır haritaları daha çok mevzii bir karşılığa sâhipti. Arzın bütünlüğü hakkında hemen hemen bir algı mevcut değildi. Bu yolda yapılan haritalamalar, modern gözlere ne kadar da çocuksu gelir.

Burada harita tarihçiliği yapacak değilim. Meraklılar harita tarihlerini anlatan çalışmalara bakabilir. Mühim olan, haritacılığın, modern coğrafya ve ona bağlı yan bilimlerin gelişimi ile kotarıldığını hatırdan çıkarmamaktır. Unutmamak gereken diğer bir husus ise, hiçbir bilginin lâlettayin ortaya çıkmamış olduğudur. İhtiyaçlar ve çıkarlar yönlendirir bilginin târihini. Kadim târihlerin çevrimleri içinde ihtiyaçlar ve çıkarlar hayli “mevziî” bir teşkilatlanmalarla sınırlı olduğu için bilgiler de kısmî veyâ parçalı bir mâhiyet gösteriyordu. Modern dünyâ ise, “ihtiyaç” ve “ çıkar” kavramını büyüttü ve “sermâyenin genişlemesi” olgusu ile örtüştürdü. Arza dâir bilgilerin üretilmesi ve buna yardımcı olacak teknolojik âletlerle işletilmesi bunu tâkip etti. Bunda da en büyük âmil, arzın kapitalist temelde çıkarcı bir aklın gereklerine göre yeni bir işbölümüne tâbi tutulmasının icap ettirdikleri oldu. Sömürgecilik bunun en büyük çıktısıydı. Velhâsıl modern coğrafya bilimi büyük ölçüde sömürgeciliğin işlevi dersek yanılmayız.

Sömürgecilik daha çok “insanlık dışı” faaliyetleriyle tanınır ve lânetlenir. Buna elbette hiçbir îtirâz olamaz. Ama, bununla yetinmek, bana kalırsa sürecin üzerini örtmek ve onu derinlemesine anlamamak mânâsına gelir. Bir lâhza düşünelim: Meselâ Birleşik Krallığın “üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk” olduğu dilimize pelesenk olmuş bir bilgidir. Pekiyi, bu nasıl oldu? İngilizler bunu nasıl başardı? Küçücük bir Hollanda nasıl oldu da kocaman Endonezya’yı uzun bir zaman sömürebildi? Bunu, sâdece zorbalıkla, zulümle açıklamak basitçilik olur. Alışageldiklerinden çok farklı iklim, nebâtat ve hayvanâtın cirit attığı, dilleri, kültürleri tamâmen yabancı olan insanların yaşadığı coğrafyaları sömürmek herhâlde, sâdece mâli-askerî değil, muazzam bir “epistemolojik” yatırım yapılmadan başarılamazdı. Sömürmek ve yönetmek için bilmek zorundaydılar. Bilimin târihi kendi içinde çok mâsum olsa da, bağlamı alabildiğine kirlidir. Bilginin üretimi, ürün vermesi hayli zaman alan ağır bir yatırımdır. Yâni entelektüel-akademik faturası, sermâye ve emek açısından çok kabarıktır. Beğenelim veyâ beğenmeyelim, arz hakkındaki bilgilerimizi sömürgeciliğe borçluyuz. Bunun ahlâkî tartışması ayrıca yapılabilir. Meselâ Baudrillard, o iğneleyici zekâsıyla, dünyânın yuvarlak olduğunu; bir yerden başlayan bir seyahatin aynı yerde biteceğini bilmenin dünyânın büyüsünü yok etmiş olduğunu yazıyordu. Buna değer miydi, diyenler az değildir. Yerkürenin teferruatlı bilgisine sâhip olmak onun genel olarak değerini de düşürmüyor mu? Pratikte bu, paketlenmiş turizm olarak gelmiyor mu bize? Bugün Paris’e gitmenin bizâtihî olarak bir büyüsü var mı? Bu kente gidenlerin zihninde zâten onlarca Paris resmi ve bilgisi zâten mevcutken Paris’e gitmenin inandırıcı bir gerekçesi var mı? Hepsi gâliba bir sağlama meselesinden ibâret. Her şey “Aaa Paris bu değilmiş” veyâ “Aaa Paris hakikâten de buymuş” demek için mi? Bilmek, evet cehâleti gideriyor ama büyüyü de çözüyor. Sanki bir penisilin mantığı işliyor. Coğrafî keşiflerin o müthiş başarıları neticede keşfedilecek çok az şey bıraktı. Keşif duygumuzu ortadan kaldırdı. Cehâletle savaşmanın bedeli büyüsüzlüktür. İlkinden vazgeçtiğimiz yerde diğerini de gözden çıkarmış oluyoruz. Ama gâlibâ onsuz da yaşanmıyor. Büyü kaybı zamanla içimize oturuyor. Yeniden büyüyü arıyoruz. Ritzer’in dediği gibi “büyüsü bozulmuş dünyâyı yeniden büyülemek” için bu defâ plastik büyüler üretiyoruz. Bugün coğrafî yatırımlarımızın marjinâl fayda doğuran tarafı “el değmedik” bir dünyâ köşesi bulmak ve oradaki “ilkel bir topluluğu” belgelemek tutkusu değil mi? Ama temas her şeyi değiştiriyor. Bu topluluk bizi ilerdeki senelerde kargo kültlerle, temasın bıraktığı artıklarla donanmış olarak karşılamıyor mu?

Her şeye rağmen haritalar çok işlevsel. Doğrusu benim tercihim hâlâ fizikî haritalardır. Dağları, ovaları, nehirleri, denizleriyle biz “beşere” emânet arzküreyi belgeleyen o mâsum haritalar.. Çok ustaca yapılanları var bunların. Çok sahih renkler bunlar.. Dağlar kahverengi, ovalar yeşil, sular ise mavinin hâkimiyetinde.. Göz alıcı koyu ve açık ton farklılıkları eşlik ediyor bu haritalara.. Sonra siyâsî haritalar geliyor ve izlenimlerim değişiyor. Burada da renkler var. Ama ne kadar donuk değil mi? Uruguay, meselâ neden yeşil olsun ki? Sâdece bir renk ayırımı yapmak ve onu komşularından koparmak, ayrıştırmak için, değil mi?

Ama siyâsal haritalara ayrıca güven olmuyor. Bugün o haritalara bakıp Türkiye’nin kuzey-güney, doğu-batı komşularını saymak ne kadar aldatıcı. Bugün İran ile değil, basbayağı Çin, Suriye değil, basbayağı Rusya, Yunanistan ve Bulgaristan değil, basbayağı ABD ile komşu olup çıkmadık mı?

Bir de cevâbını hâlâ düşündüğüm şu soru aklımdan çıkmıyor.. Haritalar… Acaba biraz da ayna mıdırlar?.. Kendisini mi gösterir, değilse ona bakanı mı yansıtır?…

Google+ WhatsApp